12 Haziran Yaklaşırken Fatih Altaylı’dan Seçim Yorumları

21 Mayıs, 2011 by

Buse Aylan                              Sandra Sinem Kaya

buse.aylan@buik.net               sandra.kaya@boun.edu.tr

 

Türkiye’nin gündemini uzunca bir süredir meşgul eden 12 Haziran seçimleri, her geçen gün hız kazanarak konuşulmaya ve konuşturmaya devam ediyor. Hangi parti seçimden zaferle ayrılacak? Oy oranları nasıl olacak? Seçim sonuçları üzerine yapılan birbirinden farklı tahminler gittikçe çoğalırken seçimlere az bir zaman kala Türkiye’nin başarılı gazetecilerinden Fatih Altaylı ile 12 Haziran seçimleri hakkındaki görüş ve tahminlerini içeren teke tek bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

Referandumdan sonra özellikle birtakım kesimlerde, gücü eline alan siyasi iktidarın kendi “yaşam tarzlarına müdahale” edeceği korkusu oluştu. Siz de bir yazınızda “İktidarın baskı uyguladığı yönündeki söylemlere halk pek itibar etmiyor.” demişsiniz. Bu korkuyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Ayrıca halk bir baskı hissetmiyor mu gerçekten de?

Sıradan halk bir baskı hissetmiyor çünkü onların yaşam tarzında belki beş yüz senedir fazla bir değişiklik yok. Anadolu’ya çıkıp dolaşırsanız, büyük kentlerdeki yaşam tarzıyla küçük kentlerdeki yaşam tarzı arasındaki uçurumu görürsünüz. Bir de kırsala gittiğiniz zaman iyiden iyiye uçurum büyüyor ve oradaki siyaset, oradaki yaşamlara dokunmuyor. Orada geleneksel bir yaşam tarzı hakim ve bu yaşam tarzı çok köklü bir değişime uğramıyor. Belki telefon geliyor, traktör geliyor ama yaşamla ilgili olarak ne entelektüel arayışları var, ne de daha eğitimli kitlenin mutluluk ve eğlence arayışlarıyla paralel bir arayışları var. O yüzden onların böyle bir müdahaleden haberleri bile yok. Böyle bir müdahaleyi hissetmiyorlar. Yaşam tarzına müdahale konusu daha çok sahil kesimleri dediğimiz bölgelerde, büyük kentlerde etkili. Buralarda biraz daha batılı yaşam tarzını benimseyen, Tanzimat sonrası Türkiye’deki değişime ayak uyduran, Cumhuriyet’in getirmiş olduğu özgürlük ortamından daha fazla faydalanan ve geleneksel yaşam tarzının dışında bir yaşam tarzı geliştiren insanlarda bu baskı etkili. Baktığınız zamanda Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) oy aldığı bölgelerle oy almadığı bölgeler arasında bu ayrımı yapabiliyorsunuz. O yüzden de halkın en azından %70’lik bir kısmı üzerinde bu baskıyı çok da hissetmiyor. Aslına bakarsanız tam olarak bir baskı var da denemez. Doğrudan bir baskıdan çok, kayırmacılık var. Kendi benimsedikleri yaşam tarzını benimsemeyen insanlara karşı bir baskı uyguladıklarını söylemek mümkün değil ama dolaylı bir baskı uyguluyorlar. O kesimleri hem ekonomik olarak hem de sosyal olarak görmezden geliyorlar. Onların ihtiyaçlarına yabancı davranıyorlar. Bu da belki de daha etkili bir baskı yöntemi. Şunu gördüm ben: Başbakanın geçmişte iş adamlarıyla yapmış olduğu çeşitli toplantılar vardı. Genelde yardım toplamak amaçlı, deprem yardımı gibi. Bu toplantılara ilk katıldığımızda masada bulunan iş adamlarının büyük bölümünün önünde ben ya şarap görüyordum, ya rakı görüyordum. Her toplantıda bu giderek azaldı. Son yapmış olduğu toplantıda, altmış yetmiş kişilik bir masaydı ve üç dört kişinin önünde içki vardı çünkü bürokrasi ona göre davranmaya başlıyor. Devlette bir işiniz olduğu zaman ona göre karşılık görmeye başlıyorsunuz. Bu bir baskı mı? Baskı.

 

 

  • “AKP’nin kendi benimsedikleri yaşam tarzını benimsemeyen insanlara karşı bir baskı uyguladıklarını söylemek mümkün değil ama dolaylı bir baskı uyguluyorlar. O kesimleri hem ekonomik olarak hem de sosyal olarak görmezden geliyorlar. Onların ihtiyaçlarına yabancı davranıyorlar. Bu da belki de daha etkili bir baskı yöntemi.”

“AKP’nin oyları 3. seçime doğru giderken düşmemeye devam ediyor. Her ay düzenli yaptığımız anketimizde AKP oyları bu ay %50’ye yaklaştı ve rekor kırdı.” diyorsunuz bir yazınızda. Bu ani yükselişin neden nedir sizce? Bir yazınızda bu durumun Erbakan sayesinde olduğunu söylemişsiniz, biraz açabilir misiniz bu söyleminizi?

Birkaç nedeni var. Birincisi, İslamcı ağırlığı olan partilerin şu anda umut vermekten uzak olması. Gerek Saadet’in, rahmetli Erbakan’ın başına geçmesiyle beraber çağdışı bir parti görünümüne geçmesi ve baraj aşma şansını kaybetmesi. Has Parti’nin de bunun yerini alabilecek nitelikte bir çoğunluğa sahip olamaması. O yüzden de Cumhuriyet Halk Partisi’nde (CHP) belli bir yükseliş ihtimalini göz önünde bulunduran ve Türkiye’de sol iktidar olmasın diyenler -ki onların en büyük yanılgısı CHP’yi sol zannetmek- oylarını güçlü gördükleri İslamcı niteliği ağır basan partiye yöneltiyor. O yüzden de AKP’nin ciddi bir oy artışı var. %49.6 çıktı bizim anketimizde. Ben bunun seçimlere kadar geçerli olacağını zannetmiyorum. Seçimlere kadar oy oranının düşecek olması kuvvetle muhtemeldir çünkü seçmen az önce bahsettiğimiz baskıdan ötürü oyunu hangi partiye vereceğini söylemekten çekiniyor. Telefonların dinleniyor olma korkusu, bu anket raporlarının iktidarın eline geçebilme çekincesinden ötürü AKP’ye oy vermeyecek olanlar bile oyunu çekimser olarak açıklıyor. “Ben bilmiyorum.” diyor ya da AKP’ye vermeyecek olduğu halde sanki ona verecekmiş gibi davranıyor. Hiç kimse net bir şekilde AKP karşıtı olduğunu söylemiyor, söyleyemiyor. Bana sorarsanız AKP’nin oyu bugün %36-37’ler civarındadır, %49 değildir.

 

“AKP’den ciddi anlamda şikâyet edenler var. Hiç de azımsanmayacak bir kitle AKP’nin, gelir adaletsizliğini ortadan kaldıramadığı ve yoksullukla beklenildiği şekilde mücadele etmediğini söylüyor.” demişsiniz bir yazınızda. Sizce bu düşüncede olan kesim oy oranlarında değişikliğe sebep olabilir mi? %50’ye yaklaştı dediğimiz oy oranını aşağı çekebilir mi?

AKP’den eski memnuniyet yok. İnsanlar uzun süre umut beslediler bu partiye yönelik olarak dediler ki: “Bu parti, zenginden alıp bize verecek ve eski statükoyu temsil eden zengin kitleler biraz daha az kazanacak, iş bulacağız, daha fazla imkân sağlayacak.” Fakat AKP’nin sadece farklı bir zengin kitlesi yarattığını, kendi geçmişteki küçük veya orta boy esnaflarını veya sanayicilerini büyük sanayiciler olmaya doğru ittiğini ama aşağıdaki ezilen kitlelerin değişmediğini sadece yeni bir zengin kitlesi yaratmaya başladığını gördüler. Anket sonuçlarına baktığınız zaman da gelir adaletini hangi parti sağlar noktasında, sadece orada CHP, AKP’nin önüne geçiyor bir tek bu beklentide. Benim yazdığım değerlendirme de o anket sonucuna dayanıyor çünkü AKP’nin sadaka kültüründen kimse çok memnun değil. Herkes “İyi, tamam.” diyor ama dolabını açıyor, baştan aşağı makarna. Makarna, pirinç, kömür vermekle meselenin hallolmadığını, bir süre sonra aksine bıkkınlık yarattığını görüyor vatandaşlar. Tabii bunun yanı sıra AKP’nin çok başarılı olduğu bir yer var. Sağlık politikaları ve kadınlara yönelik işlerde çok başarılılar. Sağlıkta, hastanelerde rehin kalma haberlerinin giderek azalması hatta ortadan kalkması gibi. Bunun faturası ağır ödendi, bu sene on sekiz milyar dolardan bahsediliyor ama sonuç olarak sağlık hizmetlerinde ciddi bir gelişme var. Bu özellikle kadınların AKP’ye oy vermesini sağlıyor. Başarılı olduğu diğer nokta kadınlara aylık yüz lira, iki yüz lira gibi yardımlar yapıyor ve bu paraları kadınlara veriyor. Benim gördüğüm kırsal kesimlerde, bu kadınlara aile içerisinde ciddi bir güç olma ve aile içerisinde dik durma imkânı sağlıyor. Kocasına karşı bağımlılığını azaltıyor ve aile içinde ezilen taraf olmaktan çıkartmaya başlıyor kadını ve benim gördüğüm AKP’yi ayakta tutan temel şey Anadolu’da kırsal kesimdeki kadın oyları.

 

  • ” CHP, çok uygun bir şey yakaladı bu aile sigortası işiyle. Her aileye ayda 680 TL’lik gelir! Bu Türkiye’deki birçok kişi için çok ciddi bir para. Muhalefet, bunu sürekli tekrarlayıp da insanların kafasına yoksulluğu yenebilecek parti olarak geçmektense, parti içerisindeki çok sesten ötürü her gün saçma sapan bir takım başka laflar ediyor. “

 

 

Muhalefetin mevcut politikalarını nasıl buluyorsunuz? CHP’nin aile sigortası uygulaması mesela?

Muhalefet çok uygun bir şey yakaladı bu aile sigortası işiyle. Her aileye ayda 680 TL’lik gelir. Bu Türkiye’deki birçok kişi için çok ciddi bir para. Fakat muhalefet yakaladığı yerlerin üstüne gideceğine saçmalamakla meşgul. Yani tutturduğunuz ve AKP’yi çok rahatsız eden bir söylem var. Çok basit ve Hitler’den beri de çok net şekilde bilinen bir propaganda tekniği: Bir şeyi sürekli tekrarlayacaksınız. Muhalefet, bunu sürekli tekrarlayıp da insanların kafasına yoksulluğu yenebilecek parti olarak geçmektense, parti içerisindeki çok sesten ötürü her gün saçma sapan bir takım başka laflar ediyor. Şu anda vatandaşın önceliği ile Türkiye’deki bir takım gazetecilerin, entelektüellerin veya bir takım liberal görüntülü -ama aslında öyle olmayanların- beklentisi ile toplum beklentisi farklı. CHP bu liberal görüştekileri veya sözde bir takım entelektüelleri tatmin etmek için söylediği laflarla aslında halk üzerinde kendisine oy kazandırabilecek söylemlerinden uzaklaşıyor. CHP’nin sürekli olarak bu yoksullukla mücadele programını anlatması, bunun üzerine belki yeni bir şeyler koyması gerekiyor. Tansu Çiller belki iki anahtar söyledi ve başka hiçbir şey de söylemedi. Gerçi o iki anahtarı vermedi ama o iki anahtar Tansu Çiller’e seçim kazandırdı. Veyahut da DYP’ye o dönemde seçim kazandırdı. Yani bir şeyi sürekli söylemek lazım. CHP’nin iktidarla herhangi bir polemiğe girmeden kendi yapacağını sürekli tekrarlaması halinde oylarında ciddi artış olması muhtemel.

 

Peki, AKP’nin seçimlerde üst üste kazanmasını alternatif bir parti olmamasına bağlıyor musunuz?

Kesinlikle çünkü ilk ikisinde AKP büyük ihtimalle kazanacaktı zaten. Fakat bu üçüncü seçime giderken AKP’nin hala güçlü bir alternatifinin olmayışıetken.

 

AKP’nin sürekli kazanmasının da bir etkisi var mı burada?

Onun da muhakkak bir etkisi var. Bizim anketlerde çıkan sonuçta vatandaş şunu istiyor: Tek parti iktidarı. Çünkü bunun istikrar getirdiğine inanılıyor. Türkiye’nin tek parti iktidarı olmayan iktidarında da bugüne kadar geliştiğini kimse görmek istemiyor ama vatandaşın beklentisi tek parti iktidarı. AKP iktidarından başka hiçbir parti tek başına iktidar olacakmış hissi de uyandırmadığı için insanların bir kısmı da, “Aman ha düzen bozulmasın.” diye AKP’ye oy veriyorlar. Keza AKP iki seçim üst üste kazanmış ve bürokrasi içerisinde, devlet yönetimi içerisinde etkin konumların tamamını geleceğe yönelik olarak da yönlendirecek kadroları yerleştirmiş olmasından ötürü, insanlar işlerini devam ettirebilmek için bu düzenin bozulmaması amacıyla tekrar iktidarda AKP’nin kalmasından yana oy kullanıyorlar. Niye? Çünkü işte bürokratı tanıyor artık, sekiz-on senedir aynı bürokratla iş yapmış. Bu üst düzey de olabilir, alt düzey de olabilir. Memur olabilir, genel müdür olabilir ama sonuç olarak bir ortam oluşmuş vaziyette iş yapanlar, çalışanlar açısından. O ortamın bozulup sekiz senede, on senede oluşturdukları bağlantıların kaybolmasını istemiyor insanlar.

 

Sizin de içinde bulunduğunuz bir alan olarak medyanın seçimler üzerindeki etkisini nasıl görüyorsunuz?

Şimdi şu çok net: Medya hiç kimseyi iktidar yapamaz ama medya bir iktidarı düşürebilir. Biz, bugün sabahtan akşama kadar CHP seçimi kazansın diye bağırsak CHP seçimi kazanmayabilir ama biz bugün sabahtan akşama kadar AKP’nin yapmış olduğu yanlışları yazarsak o zaman AKP seçimleri büyük bir ihtimalle kaybeder. Zaten iktidar da bunun farkına vardığı için kendi medyasını oluşturma yönüne gitti. Geçmiş hükümetler medya patronları üzerinde bazen şikâyet yoluyla, bazen baskı yoluyla etkinlik sağlayarak bunu engellemeye çalıştılar ama çok başarılı olamadılar. AKP bunun dışında davrandı. AKP medya patronlarını etkilemektense doğrudan doğruya kendi medyasını oluşturma yolunda gitti ve işte Sabah Gazetesi’ne el koydu. Gazete doğrudan doğruya damadının başında olduğu bir gruba satıldı. Keza diğer birtakım gazeteler ya cemaat bağlantısı ya da patronlarının doğrudan bağlantısıyla tamamen iktidar hizmetinde gazeteler oldular. Ve bu gazeteler tarafsız görünen medyanın, tarafsız olmaya çalışan medyanın sanki kötü niyetlerle hükümet aleyhinde yazıyormuş gibi üzerine giderek baskı oluşturdular ki bu da temelsiz bir şey değil. Çünkü bu konuda sabıkası var Türk medyasının geçmişinde. Bir yandan da entelektüel terör estirerek bir yandan da medya terörü estirerek AKP’ye muhalefet edenlerin sanki başka bir amacı varmış hissi uyandırarak merkez medyanın da, tarafsız olmayı planlayan medyanın da AKP aleyhine yapacağı haberleri başkalaştırarak engellediler. Bu çok başarılı bir şey oldu. Sadece baskı yoluyla değil aynı zamanda entelektüel ya da medya terörü yoluyla da AKP aleyhine haber yapması muhtemel olan gazeteler veya gazeteciler de bir yandan sindirildi.

 

12 Haziran’a kısa bir süre kala seçimi kendi lehlerine çevirmek amacıyla partiler nasıl bir tutum sergilemeliler?

Burada en büyük sıkıntıda olan parti Milliyetçi Hareket Parti’si çünkü MHP yıllardan beri bütün politikalarını terör ve terörle mücadele üzerine kurduğu için ya da bir yandan etnik terör karşıtlığını kendine bir koz olarak kullandığı için etnik terörün bir anlamda gerilemiş olması ve Öcalan üzerinde kurulan hâkimiyet MHP’nin işini zorlaştırıyor. MHP’nin söylemi kalmıyor, yeni söylemler yaratması lazım.

  • ” Medya hiç kimseyi iktidar yapamaz ama medya bir iktidarı düşürebilir. Biz, bugün sabahtan akşama kadar CHP seçimi kazansın diye bağırsak CHP seçimi kazanmayabilir ama biz bugün sabahtan akşama kadar AKP’nin yapmış olduğu yanlışları yazarsak o zaman AKP seçimleri büyük bir ihtimalle kaybeder. Zaten iktidar da bunun farkına vardığı için kendi medyasını oluşturma yönüne gitti. “

Peki, sizce MHP baraj altında kalır mı?                 

Büyük ihtimalle kalmaz ama iktidarın MHP’yi baraj altında bırakmak için çaba göstereceğini iki sene önce yazdım. Yani bütün politikalar bunun üzerine çünkü alacağı oya oranla en fazla milletvekili çıkarmasının koşulu MHP’nin baraj altında kalması.

 

Partiler arasındaki oy farkının çok olacağını düşünüyor musunuz?  Mesela AKP ile CHP arasında veya bu partilerle MHP arasındaki?

Bugün anketlerde görünen kadar fazla olacağını düşünmüyorum. CHP’nin biraz daha yüksek, AKP’nin biraz daha düşük oy alacağı kanaatindeyim. Bu kanaate sahip olmamın sebebi de şu: Türk Halkı’nın bilinci. Türk Halkı seçimlerde hakikaten bilinçli hareket ediyor. Her ne kadar beğenmesek de, “Çoban oyuyla Aysun Kayacı’nın oyu bir mi?” diye söylesek de totalde baktığınız zaman Türk Halkı muhakkak bir denge kurabiliyor. Ama tabii seçimlere daha var. Bu zamanda Türkiye’de neler olacağını kimse bilemez. Başbakan’ın son anda yaratacağı bir gerilimin AKP’ye faydası olabilir veya tam tersine Başbakan’ın yaratacağı başka bir hava AKP’nin aleyhine olabilir. Terördeki bir artış MHP’nin oylarını yükseltebilir veyahut da CHP biraz kendini toparlarsa ve bu fakirlik karşı söylemini güçlendirirse oyları biraz daha fazla artabilir. Ama şurası kesin ki AKP bu seçimlerde birinci parti olarak çıkacak. Tek başına iktidar olmasına yetecek oyu alacak mı? Şu an için alacak gibi duruyor ama dediğim gibi üç ay uzun bir süre. Hele Türkiye için oldukça uzun bir süre. Yine de ben bu seçimdeki sonuçların geçen seçime oranla biraz daha dengeli olabileceğini düşünüyorum. AKP milletvekili sayısının biraz azalma ihtimalinin olduğunu düşünüyorum. Zaten AKP’de de %50 söyleminin parti açısından tehlikeli olduğu, hem halkın AKP’ye yönelimini olumsuz etkileyeceğini ve parti içerisinde bir rehavet yaratarak çalışmaya dayalı AKP çalışmasını biraz gölgeleyeceğini düşünüyorum. O yüzden de Başbakan tarafından bu % 50’i aşarız söylemi AKP’lilere yasaklanmış durumda.

 

Son olarak, size göre 12 Haziran seçimleri Türkiye’de ne gibi değişikliklere yol açacak? Sonuç hangi partinin lehine çıkarsa çıksın Türkiye bu durumdan nasıl etkilenir?

Bu seçim kritik bir seçim çünkü bu seçimden Adalet ve Kalkınma Partisi, Anayasa’yı tek başına değiştirebilecek bir çoğunlukla çıkarsa eğer Türkiye’de sistem değişikliği söz konusu olacak. Sistem değişikliğini negatif anlamda söylemiyorum ama o zaman Tayyip Erdoğan büyük ihtimalle başkanlık sistemi için bir anayasal değişikliğe gitmek isteyecek ve büyük ihtimalle 2014’te cumhurbaşkanı olmak için yeni bir yapılanma oluşturacak Türkiye’de. Tabii Türkiye’de her şey -özellikle AKP tarafından yapılan şeyler- apar topar ve danışılmadan, görüşülmeden yapıldığı için Türkiye’nin bu başkanlık seçimine geçmesi benim kanaatimce Türkiye’nin aleyhine olmamakla beraber, apar topar geçilip düşünülmeden yapılacak bir başkanlık sistemi de Türkiye’de çok ciddi sıkıntılara sebebiyet verebilir. Yani başkanlık sistemi dediğiniz zaman Türkiye’de altını çok iyi tamamlamak lazım. Başkanlık sistemi ile birlikte Türkiye’de eyalet sistemine mi geçilecek? Türkiye üniter yapıdan vazgeçecek mi? Hadi ondan vazgeçmedi diyelim acaba iki kademeli bir parlamento mu oluşacak? Bir senato, meclis gibi bir şey mi oluşacak? Çünkü başkanlık sisteminde “checks and balances” çok önemli. Demokraside zaten çok önemli ama başkanlık sistemine geçildiği zaman daha da önemli hale geliyor. Türkiye’de bugün demokrasinin en önemli eksiklerinden bir tanesi bu “checks and balances”ın yürümüyor olması. Özellikle adalet sisteminin de AKP tarafından tam bir kontrol altına alınmaya çalışılması ve büyük ölçüde de alınmasından ötürü bu “checks and balances” zaten yürümüyor. Bir de başkanlık sistemine geçildiği zaman eğer “checks and balances” yoksa o zaman Türkiye ciddi diktatörlük meselesiyle karşı karşıya kalır. Bu Tayyip Erdoğan’ın kişiliğiyle ilgili değil. Yarın öbür gün kim başkan olursa olsun Türkiye’nin ciddi sıkıntıları olur çünkü bunu yaşamış ülkeler var. Onun için de apar topar geçilen bir başkanlık sistemi Türkiye açısından kritiktir. O nedenle de Anayasa’yı tek başına değiştirecek çoğunluğa ulaşırsa Adalet ve Kalkınma Partisi, Türkiye’de sistem ve düzen değişikliği söz konusu olacaktır.

Yatırımcılar için içeriden yardım.

26 Nisan, 2011 by
Türkiye’de başarılı ve beğenilen blog olmak oldukça zor. Binlerce blog arasından sıyrılmak kendini belli etmek kadar bir blog yazarını zorlayan bir durum yoktur bence. Son dönemlerde beğendiğim bir finans blogu oldukça ilgimi çekiyor bu konuda.
Kurulmasının üzerinden sadece 6 ay geçmesine rağmen 70 bin üzerinde takipçisi ile finans blogları arasında oldukça hızla yükselen bir yıldız olduğunu söyleyebilirim. Bir finans ve ekonomi blogunun başarısını referans alınan yazıların yayımlandığı sitelerden de görebilirsiniz. Insider Monkey Wall Street Journal, Financial Times, New York Times gibi sitelerde blog yazılarıyla yer almış bir site. Peki sitede neler mi var? Yüksek düzey iş adamları ne gibi hisse alım ve satımı yapıyor onu ücretsiz olarak görüp takip edebiliyorsunuz. Bunun yanısıra hedge fon yöneticilerinin de işlemlerini inceleme şansınız da var. Yatırımcıların oldukça ilgisini çekmesine şaşırmamalı.Sitenin adını mı merak ettiniz? Insider Monkey.
Bir göz atmanızı öneririm.

Fizy Erişime Açıldı!

3 Ocak, 2011 by

Fizy’e erişimi kim engelledi bilmem ama bu engellemenin fizy’e çok şet kattığı ve katacağı ortada..

Ben böyle bir yasaklama görmedim. Sitenin ana sayfasına giriyoruz, sol üst köşede ‘ We wil be back..’ gibi erişime alenen meydan okuma, sağ üst köşede sitenin Facebook sayfası için hayran olma linki, arka planda ise çarpıcı bir müzik ile İstanbul konseptli bir tanıtım filmi.

Siteyi erişime kim engel olmaya çalıştıysa çok insancılmış ki köstek olayım derken destek olmaktan öteye gidememiş.

Fizy yetkilileri de reklam için milyonlarca dolar harcama yapsalardı, bundan daha başarılı reklam yapabilirler miydi, emin değilim. Fizy, kurulduğundan  erişime kapatılmasına kadar geçen süredeki sosyal medya görünürlüğünün en az iki katına erişimin durdurulmasının ardından gelen ilk haftalık bilançoda ulaştı.

Kapatılmasının daha ilk günüyle birlikte başta Facebook ve Twitter olmak üzere her yerin ana gündem konusu Fizy oldu. Sadece ilk gün için Facebook arkadaş listemdeki elliden fazla kişi sitenin Facebook hayran sayfasını beğendi. Yine aynı gün sadece kendi Twitter sayfamda Fizy ile ilgili yüzün üzerinde tweet okudum. Haber sitelerinde, kanallarında yayınlanan fizy haberlerindense fark ettiyseniz daha hiç bahsetmedim bile.

Ki eminim yakında bizim Fizy çok daha popüler ve çok daha gelişmiş olarak gelecek. Kendiler mi erişimi engelledi yoksa dışarıdan gelen zorunluluktan mı kapatıldı orasını bilmiyorum ama bu yasaklama Fizy’nin işine fazlasıyla yaradı bence. Tüm medyayı başka türlü bu kadar etkin kullanaması imkansızdı.

Bu işin arkasındaki pazarlama dehasının önünde saygıyla eğiliyorum. Fizy’li günler bizi bekliyor.

Nazım Sansar
nazim.sansar@yahoo.com

BİR DENEYDE İKİ YÜZLÜ İNSAN “Stanford Prison Experiment”

14 Aralık, 2010 by

İnsanoğlu çiğ süt emmiş der eskiler!!!

Vatandaşlık kitapları ise çok farklı yaklaşır insanlığa. Yaratılmışların en erdemlileri olarak kabul eder onları. İnsanı nerdeyse ilahlaştırır, evrenin merkezine alır ve güneşi onların etrafında dönderir. Kaf dağının ardında toz pembe bir dünya çizer.

Neyse ki psikoloji kitaplarının ayakları vatandaşlığa nazaran az da olsa yere basıyor. İnsanlığın gerçek yüzüne dair küçük anekdotlarla bize yön bulmamızda yardım ediyor. Stanford Üniversitesi psikoloji bölümü hocalarından Philip Zimbardo Stanford Hapishane Deneyi ile en erdemli yaratıkların gerçek yüzleri hakkında hepimize çok çarpıcı bir çok acı gerçek bilgiyi gösterdi.

İyi insanların kötü yerlere konulduğunda benliklerinin özündeki iyilik karakteristiğini koruyup koruyamayacaklarını araştırmak amacıyla kurgulanmış bir deney gerçekleştiriliyor. Kötü yer olarak bir hapishane seçiliyor. Buraya her açıdan normal bir yaşama ve sağlığa sahip öğrenciler denek olarak aranıyor. 2 hafta boyunca sürecek olan deneye katılımcı bulmak için katılımcının yer aldığı gün başı belli bir miktarda para verilmesi kararlaştırılıyor. Sonuç olarak başvuru yapanların arasından 21 sağlıklı erkek seçiliyor.

Hazırlıklar tamamlandıktan sonra deney süreci başlıyor. Zimbardo gardiyanları topluyor ve hapishane kuralları hakkında bilgilendiriyor. Kurallar çok basit. Gardiyanlar hapishane içinde düzeni sağlamak ile görevli. Ve kesinlikle mahkumlara şiddet uygulamak yasak.

Bütün katılımcılar bunun sadece bir deney olduğunu bilmesine rağmen deneyin ilk günlerinde bile çok ilginç davranışlar gözükmeye başlıyor. Gardiyanlarda mahkumlara karşı sadist tutumlar gözlenirken mahkumlarda da aşırı stresli, depresif ve bir o kadarda gardiyanlara karşı itaatkar davranışlar saptanıyor. 6.günün sonunda deney kontrolden çıkıyor ve bitirilmek zorunda kalınıyor. Katılımcılar bunun bir deney olduğunu unutmuş. Gardiyanlar gözü dönmüş caniler olduklarına, mahkumlarda iyice sündürülmüş, bezdirilmiş mahkum kimliklerine inanmışlar.

Sonuç olarak deney tamamlanamadan bitirilmek zorunda kalmış. Katılımcılarda deneyden sonra ağır tranvalar görülmüş. “The Experiment” adlı filmle deneyimiz sinemalara da taşınmış. Film iyi insanların kötü durumlarda nasıl yozlaştığını çok güzel anlatıyor. Yine 2008 de çekilen “The Dark Knight” filmi de benzer temaları işliyor. Filmde ki Joker isimli kahraman filmin en iyi ve en insancıl olarak tanıtılan kahramanı Harvey Dent’i bile bir dizi kötü olayla korkunç bir caniye dönüştürebileceğini herkese gösteriyor. İnsanların iki yüzlü olduğu “The Dark Knight” filminde İki yüzlü Harvey karakteri ile alenen ilan ediliyor. Ama ne yazık ki film tüm Hollywood filmlerinde olduğu gibi yüce Amerikan halkının egolarını okşamak için onların bu durumlarda bile erdemlerini kaybetmeyeceklerini vurgulayarak bitiyor. Tamamen gerçek hayattan alınan denekler ile gerçekleştirilen deneyimiz ise aslında insanların erdem dedikleri şeylere ne kadar bağlı olduklarını çok güzel örnekliyor

Baskıcı yönetimlerin halkı nasıl bezdirerek pasifleştirdiğini, nasıl istedikleri yöne sürdüklerini örnek deneyimizden de anlayabiliyoruz. İnsan oyun olduğunu bildiği bir şey de bile baskıya karşı boyun eğiyor ve yine aynı insan baskı yapacak gücü eline aldığında doğanın en zalimi olmaktan da asla vazgeçmiyor. Eskiler galiba haklı insanoğlu çiğ süt emmiş!!!

Nazım Sansar
nazim.sansar@yahoo.com

Hep Destek Tam Destek!

12 Eylül, 2010 by

Dünya Basketbol Şampiyonası, bizleri de mutlu eden bir tablo ile heyecanla devam ediyor. Türkiye, bugün ABD ile finalde karşılaşacak; milyonların ilgisi, şüphesiz bu maçta.

Televizyonlarda ise farklı bir hareketlilik var. Referandum programları arasına serpilmiş dört reklam gözüme çarpıyor uzunca bir süredir. Bunlardan üçü milli takımın ana sponsorları Garanti, Turkcell ve Türk Hava Yolları’na ait. Sonuncusu ise dünya şampiyonasının ana sponsoru Ülker’in daha önceki Mutlu Bir An reklamından devşirilmiş yeni hali.

Bugüne kadar A Milli Futbol Takımı’nın sponsorları da turnuvalar öncesi reklam kampanyalarıyla desteklerini Türk kamuoyu ile paylaştılar; ancak ben ilk defa bu kadar başarılı reklam kampanyalarını bir arada görüyorum. Reklamlar o kadar hareketli ve ilgi çekiyor ki THY’nin reklamında kullandığı “Türkler Uçuyor!” sloganı, çoktan dillere düştü. Sosyal paylaşım ağlarında bu sloganı ileti olarak paylaşan insan sayısı bir hayli fazla.

Asıl değinmek istediğim nokta ise başka. Her turnuva, şampiyona benzeri organizasyonlar öncesi reklam kuşaklarında binlerce “destek reklamı” görürsünüz. Alakalı olsun olmasın onlarca şirket/marka, Türk izleyicisine, Türk Milli … Takımı’na destek verdiklerini açıklarlar. Bunların yalnızca birkaçı resmi sponsordur. Amaç, bu ani gelişen ve büyüyen hedef kitlede bir pay kapabilmek. Sponsor olmasa bile birçok marka reklamlarında moda olan temayı vurgulamaktan geri kalamaz tabii ki. Peki, bu ne kadar başarılı bir reklam stratejisi? Gerçekten işliyor mu? Seyirci bunu ayırt edebiliyor mu, yoksa doğal seleksiyon mu var işin içinde biraz da?

İşliyor; ama bir yere kadar. FIFA 2010 istatistikleri gösterdi ki turnuva öncesi sponsor olmayan markalar yaratıcı reklam kampanyaları ile ilgiyi üzerine çekse de turnuva ile birlikte ilgi sponsor markalara dönüyor. Coca-Cola, Pepsi’nin turnuva öncesi elde ettiği ilgiyi kendi üzerine çekmeyi başardı. Budweiser da Carlsberg’i izleyicilerin gönül tahtından etti. Adidas’ın Nike ile olan rekabeti ise daha kıran kırana geçti. Resmi sponsor Adidas’ın başarısı kayda değer olsa da Nike’nin “Write the Future” temalı reklamlarının YouTube’daki izlenme sayısı bile birçok noktayı açıklamakta yeterli.

Gelelim Türkiye’ye. Türkiye’de ise farklı bir senaryo yaşanıyor. Bırakın turnuva öncesi ilgi görmeyi, “kaçak destekçiler”in hazırladıkları reklamların hiçbir zaman ilgi görmesine imkan yok. Görülüyor ki çoğu marka eğer sponsor değilse düşük bütçeli reklamları tercih ediyor ya da etmek zorunda kalıyor.  3 Dev Adam; Garanti, Turkcell ve Türk Hava Yolları’nın ekrana taşıdığı reklamların yanında hiç şansları yok dolayısıyla. Reklamların kalitesi yanında ekrana taşındığı saatler bile ek bir bütçe gerektiriyor zira. Türkiye’de ise bunu kaldırabilecek bir rekabet ortamı yok ne yazık ki hala. Dolayısıyla resmi sponsorlar rahat bir zafer elde ediyorlar. Umarım turnuva sonrası istatistikler bunu daha detaylı açıklayacaktır.

Anlayacağınız Türkler hem uçuyor hem de gerçek destekçilerini uçuruyor…

Uğurcan


ALLİANOİ

3 Eylül, 2010 by

İzmir zaten gâvur. Allianoi desen gâvur memleketin Bergama ilçesinde, ki Allianoi diye bir yer de yok esasen.

Osmanlı’dan önce Anadolu’da hiçbir şey yok. Medeniyetler beşiği dediğimize bakma, Osmanlı – Selçuk gerisi boşluk.

Sanatçı sanatıyla ilgilensin, bilmediği konuya burnunu sokmasın. Ne çevre konusu, ne politika; yandaş olmadıkça yoktur tahammülüm, işlemez onlara meşhur demokrasim.

Buyurunuz, Çevre ve Orman Bakanlığı resmi internet sitesinden aynen aktarıyorum:

2003 yılında kurulan Çevre ve Orman Bakanlığı’nın kuruluş amaçları şunlardır;

  • Çevrenin korunması ve iyileştirilmesi,
  • Kırsal ve kentsel alanda arazinin ve doğal kaynakların en uygun ve verimli şekilde kullanılması ve korunması,
  • Ülkenin doğal bitki ve hayvan varlığı ile doğal zenginliklerinin korunması ve geliştirilmesi,
  • Her türlü çevre kirliliğinin önlenmesi,
  • Ormanların korunması, geliştirilmesi ve orman alanlarının genişletilmesi,
  • Ormanların içinde ve bitişiğinde yaşayan köylülerin kalkındırılması ve bunun için gerekli tedbirlerin alınması,
  • Orman ürünlerine olan ihtiyacın karşılanması ve orman ürünleri sanayinin geliştirilmesi şeklinde özetlenebilir.*

Evet güzel bir dünyaya benziyor; doğal kaynakların korunması, çevre kirliliğinin önlenmesi, ormanların korunması ve hatta zenginleştirilmesi. Peki, siz bugüne kadar ne gördünüz? Karadeniz’in bütün doğasını katledecek HES lerin yapımına karşı bir kampanya? Veya nükleer santrallere kısık sesle de olsa bir “hayır “? Hiçbirini göremezsiniz çünkü siz yanlış anladınız; hâlbuki bu bakanlığın görevi yeni barajlar kurmak, yeni yolların, köprülerin yapımına onay vererek ormanların katline yol açmak, termik ve nükleer santraller kurulurken usul usul izlemek.

“Çevre ve ormanı koruyoruz” oyunu bunun adı.

Bari biri de çıkıp şu bakanlığın adını değiştirelim dese. Bu oyun bitsin artık, bu kadarı olmaz dese.

*http://www.cevreorman.gov.tr/COB/Bakanlik/BakanlikKurulusu.aspx?sflang=tr

Özlem Pakiş

Borsa “Evet” Diyor!

16 Ağustos, 2010 by

This slideshow requires JavaScript.

Seçim zamanları her zaman seçim ekonomileri ve siyasetin ekonomi üzerindeki etkileriyle ilgili yazılır çizilir. Evet, bu da referandumla ilgili bir borsa yazısıdır.

İstanbul Menkul Kıymetler Borsası şu an de en çok kazandıran borsalar sıralamasında 11.sırada. Geçtiğimiz 10 yıla göre borsada işlem gören hisse senetlerinin değerlerinin toplamı 3-4 katı ve İMKB’deki yabancı payı %70lerde. Yani rekor seviyelerde.

Son 10 yılını gözlemlediğimizde ise bilonço şöyle: bir adet yerel kriz, bir adet küresel kriz ve de son %70ine hükmetmiş bir tek parti iktidarı.

Geçtiğimiz hafta depremi, anayasa kitapçığını, 2001 ve 2008 krizlerini görmüş bir trader’a son 10 yılda Türkiye’deki seyri etkileyen her olayı sorma fırsatı buldum. E-muhtıradan Ergenekon’a, one minute’ten Mavi Marmara’ya, Baykal’ın kasedinden son YAŞanan olaylara kadar her hatırladığım ayrıntının borsaya olan etkisini sorguladım. Cevap hepsi için “cık”tı. Son 10 yılda Türkiye’nin siyasetini etkileyen tek bir olay aynı zamanda İMKB’nin ana trendine etki edebilmiş: Tek parti iktidarı..

İMKB oldum olası koalisyonları sevmezmiş. Tek parti iktidari üstelik bu kadar da güçlü oy oranları ile devletin başına geldiği günden beri İMKB bir nebze olsun rahat uyumuş hep. Ve bu süreçte gerçekleşen “hükümetin gidişatını değiştirip erken seçime götürebilecek tüm olaylar”ın dışında kalan gelişmeler borsada zayıf trendler olarak görülmüş.

Evet, referandum “hükümetin gidişatını değiştirip erken seçime götürebilecek tüm olaylar”dan biri. Referandumda düşük de olsa “güçlü bir hayır”çıkma ihtimali var. Ve sadece %60-70lerde çıkacak net bir hayır RTE’yi erken seçime yönlendirecek. Dolayısıyla şu anda borsalarda klişe tabirle çok da “tedirgin bir bekleyiş” söz konusu değil.

Ayrıca yabancı yatırımcının payını da gözardı etmemek lazım. Yabancı, istikrarın bozulmaması için “evet” denmesi gerektiğini sürekli vurguluyor. Geçen hafta Türkiye’de yapılan anketlerde de CEO’ların “evet” yönündeki tahminleri gördük. Birbiri ardına gelen demeçlerden de anlaşılacağı gibi ekonomi daha yeni yeni toparlanır olmuşken herkes “status quo”cu.

Ekonomiden gelen status quo mesajının farklı yansıtılması gibi durumlar da söz konusu elbet. Şu an iktidarda AKP değil de CHP olsaydı ekonomi gene iktidarı desteklerdi.  Fakat bu evet aynı zamanda işsizliğe evet, enflasyona evet, daha ingilizce konuşmayı öğrenmeyi bilmeden uluslararası mecrada tavır yapmaya evet, hazır bir programın üstüne konup da ekonomiyi düzelttik diyenlere evet, seçim zamanı dağıtılan kömürlerle toplanan oylara evet, fahiş fiyatlardan et yemeye evet…

Yani bu “evet” ne demokrasiye evet, ne de özgürlüğe evet…

YALANLAR ÜSTÜNE

17 Mayıs, 2010 by

Evet, bir krizde daha sona gelindi. Batan finans kuruluşları, işsiz milyonlar bir tarafta dursun krizin asıl kazananları kendi yazdıkları senaryonun son perdesinde boy göstermeye devam ediyor. Amerikan Sermaye Piyasası Kurulu SEC’in halkın bankalara duyduğu öfkeyi dizginlemek maksadıyla yatırım bankası Goldman Sachs aleyhinde 16 Nisan tarihinde açtığı davanın ilk duruşması 27 Nisan’da yapıldı.

Davanın detaylarına geçmeden önce Goldman Sachs hakkında birkaç ufak not verelim. Goldman 1869’da Alman Marcus Goldman tarafından kuruldu. 1882 yılında damadı Samuel Sachs’ın ortak olmasıyla birlikte şirket Goldman Sachs adını aldı. 1929 yılındaki Büyük Buhran’da “100 dolarlık yatırıma – 900 dolarlık getiri” sağlayarak piyasadan para toplayan Goldman Sachs benzer bir operasyonu tekrarlamaya hazırlanırken karşısında en az kendisi kadar eski bir diğer yatırım devi Lehman Brothers’ı görür ki “batamayacak kadar büyük” denilen Lehman Brothers krizde iflasın eşiğindedir. Devletin Lehman Brothers’a yardım eli uzatmasını beklenirken devletin karar alma mekanizmalarına yerleştirilmiş eski Goldman çalışanları bu tip bir kurtarma operasyonuna yanaşmadı ve Lehman Brothers krizde tarihe gömüldü; Goldman Sachs ise krizde 13 Milyar Dolar kazandı. Dava sürecine dönersek Goldman Sachs’ın CEO’su Blankfein 27 Nisan’da görülen ve on bir saat süren ilk davada “seçilmiş” senatörler karşısında şirketini savunurken aynı zamanda kamu vicdanı da tatmin edilmiş, bankacılara hesap sorulmuş(!) oldu. Senatörler de halkın güvenini tekrar kazandı. Mahkeme sonunda senatörlerle Goldman yönetimi el sıkışıp kutlamalar yapmışlar mıdır bilinmez, ancak oyunun başrol oyuncusu zavallı(!) Blankfein’ın (ki kendisi 2008 başında bonuslar ve hisse gelirleriyle birlikte 54 Milyon Amerikan Doları kazanmıştı) değme aktörlere şapka çıkartacak performansı görülmeye değerdi açıkçası. Davanın gerekçesi ise Goldman Sachs’ın müşterilerini yanlış bilgilendirerek zarara uğratması olarak belirtiliyor. Detaylarda da yüksek riskli konut kredileri hakkında Goldman Sachs’ın müşterilerinden gizleyerek onları bir milyar dolarlık zarara uğratması gösteriliyor. Dava henüz sonuçlanmadı, ancak hem Goldman Sachs yönetimini üzmeyecek hem de kamu vicdanını rahatlatacak bir para cezası verilmesi olası görünüyor.

Uzun lafın kısası, krizlere reçete olması amacıyla ortaya çıkarılan kurtarma paketleri; halktan toplanan vergilerin önce yönetim kusurları nedeniyle zarara uğradığı iddia edilen şirketlerin kasalarına, daha sonrada şirketlerin krediler yoluyla borçlandığı yatırım bankalarının kasasına gitmeye devam ediyor.

Erman KAYA

ENFLASYON YİNE ÇİFT HANE

9 Mayıs, 2010 by

Açıklanan Nisan ayı enflasyon oranlarının çift haneli rakamlara ulaşması her ne kadar aklımıza enflasyon canavarını getirse de durumun o kadar da iç karartıcı olmadığını söyleyebiliriz. Öncelikle sayısal verilere bakalım. TÜFE bir önceki aya göre %0.60 artış gösterirken, geçen yılın aynı ayına göre %10.19 artış gösterdi. ÜFE de ise Mart ayına göre %2.35, geçen yılın aynı ayına göre %10.42 artış gerçekleşti. TÜFE oranlarındaki artış beklenen seviyede olurken, ÜFE tarafındaki artış beklenenin üstünde gerçekleşti. CNBC-e anketine göre Nisan ayı TÜFE artışı %0.85, ÜFE artışı %0.94 olarak öngörülüyordu. RBS analistlerinden Timothy Ash tüketici fiyatlarındaki beklentilerin altında gerçekleşen %0.60’lık artışı iyi haber olarak nitelendirirken, Mart ayında tek haneli olan enflasyon oranın çift haneye yükselmesini kötü haber olarak yorumladı. Peki enflasyon oranlarındaki bu artış neye dayanıyor? TÜFE’de temel harcama gruplarındaki en yüksek artış %10.58 ile giyim ve ayakkabı grubunda yaşandı. ÜFE’de ise en yüksek artış %9.31 ile tarım sektöründe gerçekleşti. Nisan ayının zam şampiyonu ise %47.08’lik artışla kuru soğan oldu. Bildiğiniz üzere kuru soğan fiyatları 3-4 lira arasında değişiyordu.Son günlerde fiyat artışıyla gündemden düşmeyen bir diğer ürün ise kırmızı et. Açıklanan rakamlara göre dana eti %6.51, koyun eti %4.43 oranında artış gösterdi. Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan da enflasyon oranındaki artışı et fiyatlarındaki şiddetli artışa bağladı. Yapılan değerlendirmeler enflasyon oranındaki artışın devam edeceği yönünde, en azından Eylül ayına kadar tek ve çift hane arasında gidip geleceği yorumları yapılıyor.

Enflasyon oranlarındaki artışın ardından akla gelen bir diğer konu Merkez Bankası’nın faiz artırımına gidip gitmeyeceği. Ekonomistlerin değerlendirmeleri TÜFE’deki artışın iyi bir görüntü çizmesi nedeniyle Merkez Bankası’nın üzerinde çok büyük bir baskı oluşmayacağı ancak enflasyon oranının çift haneye ulaşması nedeniyle faiz artırımına gidilebileceği yönünde. Ali Babacan enflasyondaki bu tarz iniş çıkışların sorun olarak görülmemesi gerektiğini ve bu nedenle faizler üzerinde ciddi bir baskı oluşturmasını beklemediklerini söyledi.

Çiğdem Eltemur

Yunanistan’ı Sigortalayacak Kahinler!

29 Nisan, 2010 by

Geçtiğimiz günlerde Avrupa’nın şımarık çocuğu Yunanistan’ın yaramazlıklarının aşırıya kaçtığını ispatlayan bazı göstergeler açıklandı. Bu göstergelerden en önemli ve birbiriyle bağlantılı iki tanesi CDS ve yıllık Euro faizi oranları. Yunanistan’ın içinde bulunduğu belirsizlik ortamı nedeniyle bu oranlar gün içinde dahi aşırı volatilite gösterdiği için yazıda belirttiğim oranların takip ettiğiniz güncel oranlardan farklı olması gibi bir durumla karşılaşabilirsiniz. Bu yazıda da bu oranların geldiği noktadan ziyade ne anlama geldikleri üzerinde duracağım. 28 Nisan 2010 tarihinde Yunanistan CDS’leri 911 baz puana ve Yunanistan’daki yıllık Euro faiz oranı da %38’e kadar yükseldi.  Öncelikle CDS kavramının ne anlama geldiğini açıklamak istiyorum.

CDS (Credit Default Swap) en basit ifadeyle tahvil ve bonoların riskini yok etmek amacıyla işleyen bir sigorta sistemidir. Günlük hayatta bir otomobil için sigorta sistemi nasıl işliyorsa Credit Default Swap uygulaması da aynı şekilde işlemektedir. Daha basite indirgersek, 3 ana unsurdan oluşmaktadır. Bu unsurlar borç veren, borçlu ve aracıdır. Eğer borç veren, verdiği borçla ilgili riskler gözlemliyorsa ve verdiği borcun geri ödenmeme riskine karşı en azından gelirin bir kısmını ve anaparayı sigortalatmak istiyorsa bu borcun riskini bir bedel karşılığında bir aracıya satmaktadır. Böylelikle borçlu borcunu ödeyemese de borç veren riskini sattığı için zararını minimize etmiş olacaktır. Borçlu, borç veren ve aracı arasındaki sistemi, riskin büyüklüğü oranında kuran bu uygulama CDS (Credit Default Swap) olarak literatüre geçmiştir.

Bu noktada Yunan tahvilinin CDS oranının 911 baz puana yükselmesinin taşıdığı anlam şudur: Yunanistan tahvili alarak Yunanistan’a belirli oranda (28 Nisan için %14) borçlanma şansı tanıyan bir borç veren bu işlemdeki riski (buradaki risk ülkenin moratoryum ilan etmesidir) yok etmek için %9,11 oranındaki faiz gelirini riski üstelenen aracıya vermek zorundadır. Dünya üzerindeki bazı ülkelerin CDS baz puanlarına baktığımızda Yunanistan’ın içinde bulunduğu çıkmazın ne derece kötü olduğunu gösteriyor.

Yunanistan: 911              Portekiz: 400

Arjantin: 849                  İspanya: 200

Pakistan: 683                 Türkiye:  196

CDS baz puana ek olarak Yunanistan’daki yıllık Euro faiz oranının %38’e kadar yükselmiş olmasının dramatik sonuçları vardır. Türkiye’de bu oranın %3,4, Almanya’da ise %0,8 düzeyindedir. Aslına bakıldığında bu oran büyük bir yatırım fırsatıdır. Yunanistan’ın AB tarafından kurtarılacağını bilen ve iflas yolunun söz konusu olmadığını hisseden bir yatırımcı için bu oran yüzyılın yatırım fırsatlarından biri olabilir. Ancak AB’nin Portekiz, İspanya ve Yunanistan arasında çifte standarda gitmek istemediği bir ortam mevcutken ve bu nedenle AB hiç olmadığı kadar temkinliyken bu riski almak için öngörüsü yüksek bir yatırımcıdan ziyade geleceği ziyaret etmiş bir kahin olmak gerekiyor.

Onur Okut


Follow

Get every new post delivered to your Inbox.