Maliye vs Sigara Firmaları

29 Ocak, 2010 yapan ofbak

Gazetelerde,  haberlerde, her  yerde uzunca bir süredir gündemi meşgul eden bir konu ” sigara”.  Kapalı alanlarda sigara içimini engelleyen yasayla başlayan tartışmalara geçtiğimiz ay yapılan zamlar yeni bir soluk getirdi.

Maliye Bakanlığı, 2010 bütçesinde tütün ürünlerinden alınan ÖTV gelirini 16 milyar lira olarak hesaplamıştı. 31 Aralık’ta sigaraya uygulanan vergiye yapılan zamla bu hedefe rahatlıkla ulaşılabilecekti ancak  zam haberinin duyurulmasından sonra sigara firmaları tam bir strateji savaşına girdiler. Bazı  ürünlerde  fiyat artışı yapılırken bazılarında fiyat sabit tutuldu.  2004 yılında da benzer bir  fiyat savaşı yaşanmış  ve sektörün önemlifirmalarından bir tanesi pazar payının neredeyse yarısını kaybettiğini açıklamıştı.  Yeni zamlardan sonra da müşteri  kaybından korkan bu firma fiyatları değiştirerek indirime gitti.

Diğer firmaların da mallarını indirimli fiyattan satışa sunmaları Maliye Bakanlığı’nı yeni stratejiler üretmeye sevk etti çünkü bu fiyatlar üzerinden istenilen hedeflere ulaşmak imkansız olacaktı. İndirimlerden sonra Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, öngörülen vergi miktarlarına ulaşmak için maktu sistemden nispi sisteme geçiş dahil her türlü tedbiri uygulayabileceklerini belirtti ve sert bir dille firmalara gözdağı verdi. Bakanın açıklamalarından sonra şirketler geri adım atarak tekrar eski  zamlı fiyatlara dönüş yaptılar.

Sigara aslında uzun dönemde talep esnekliğine sahip bir ürün. Yani yapılan zamlar belirli bir süre sonra insanların bütçelerine yük olmaya başlıyor. Fakat  insanlar sigaraya bağımlı oldukları için fiyat artışlarına kısa dönemde tepki veremiyorlar.  Sigaradan vazgeçmeleri  ancak uzun dönemde mümkün oluyor. Fakat yeni yılla beraber gelen yeni zamlarla bazı sigara markalarında fiyatın talep esnekliği  ilkelerine pek de uymayacak bir şekilde talep artışı yaşandı.  2004 yılındaki zamlarla müşterilerini  kaybeden firmanın  son yapılan zamlarla pazar payını arttırması ilginç bir anekdot olarak yerini aldı.

Vergilerle ilgili her düzenleme sonrası böyle karışıklıklar yaşanması insanların kafasında soru işaretleri  oluşturuyor ve insanlar bu gelişmelerin altında farklı politik çıkarlar aramaya başlıyorlar.  Bu ve benzeri şüphelerin ortadan kalkması ve sisteme olan güvenin yeniden sağlanması için yetkililerin vergi sistemindeki aksaklıklara odaklanırken kısa sürede çözüm üretmesi gerekiyor.

Ömer Faruk Bak

İhracatın Hassas Dengeleri

26 Ocak, 2010 yapan pandabulyon

Almanya’nın teknik alandaki gelişimi, tarih boyunca onu çoğu ülkenin bir adım önüne koymuştur. Birinci ve ikinci dünya savaşı döneminde kısa sürede başardıkları inanılmaz üretim rakamları, Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla dünya ekonomisinde tekrar kazandığı prestiji ve bugüne kadar bu üretimi taçlandırdığı ihracat kanadıyla, Alman üretim sektörü dünya ekonomisinde çoğu zaman öncü olmuştu.

Fakat bugün aynı Alman ekonomisi, tüm tarihine ve üretimdeki tüm başarılarına rağmen, karşısında duramadığı bir rakiple karşı karşıya. Rakibin adı Çin.

Çin; pazardaki çoğu ülkeye göre daha kapalı bir ekonomiye sahip olmanın verdiği avantajları kullanarak, tüm dünyayı kasıp kavuran bu krizi, diğer ülkeler gibi büyük yaralar almadan atlattı . Çoğu ülkede oluşan panik havasının aksine, Çin; sahip olduğu birikimleri ve kapasitesini, panikten uzak bir hava içerisinde ve uzun süredir takip ettiği Japon modelini başarılı ve disiplinli bir şekilde uygulayarak pekiştirdi; Avrupa ülkelerinin ve Amerika’nın hasret kaldığı büyüme rakamlarına ulaştı.

Bu rakamlar artık öyle bir noktaya geldi ki, Çin; toplam 1.2 trilyon dolarlık bir ihracat rakamı yakalayarak Almanya’yı dünya ihracatındaki birinciliğinden etti. Almanya’nın 2009 yılı için açıkladığı miktar ise Çin’in biraz altında; 1.17 trilyon dolardı. Ne var ki; Çin’in birinciliği beklenmedik bir olgu değil. Çin’in gitgide artan üretim potansiyeliyle, ihracat alanındaki rekabet büyük ölçüde ekonomistler arasında tartışma konusu olmuştu. Krizden sonraki düzende daha farklı rol paylaşımlarının olup olmayacağı sorusu akıllardaydı. Çin, 14 aydır ilk kez Aralık ayı ihracat oranlarında artışı yakalayınca, tüm bu tartışmalar da bir sona gelmiş oldu.

Almanya, her ne kadar yerini korumaya yetmese de, Kasım ayında yüzde 1.6′lık bir yükselişle, krizin sebep olduğu tüm yıkıma rağmen toparlanmaya başladığına dair sinyaller vermeye başladı. Çin, uzun süredir yakaladığı istikrar ve küresel krize uygun stratejilerle bu alandan kazançlı çıktı; ancak toparlanmaya başlamış ve uzun yıllardır dünyanın tanıdığı Alman ekonomisinin, dünyanın en büyük ihracatçısı unvanını birkaç dönem içerisinde alabileceği de, oldukça olası bir senaryo.

Alican Gülsevin.

Geçmiş Dönülemeyecek Kadar Uzak (Too Late To Return)

25 Ocak, 2010 yapan alperte

Son zamanlarda ABD Başkanı Barack Obama’nın bankacılara yaptığı çağrılar oldukça ses getirdi. Geçen hafta başkanın konuyla ilgili verdiği demeçlerde “kavga istiyorlarsa varım” tarzı yaklaşımları zaten kendi siyasetçilerimizden aşina olduğumuz için bu olayı çok garip karşılamadık. Garipseyeceğimiz nokta belki de bu söylemlerle Wall Street’deki hisseler (özellikle Amerika’daki büyük yatırım bankaları hisseleri) değer kaybederken, Türkiye’deki hisse senedi piyasasının da bundan olumsuz etkilenmesi. Bunun sebebi “Bankacılık Sistemine Obama Devrimi” diye lanse edilen yeni düzen taslaklarının aslında oldukça büyük çaplı olması. Dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta ise bu kavramların geçen hafta çıkmış olacak kadar da “yeni” olmaması.

Kısaca Obama Finans Devrim Taslağı

Taslak ilk olarak 18 Haziran 2009 tarihinde açıklandı, ama o kadar büyük çapta bir yankı uyandırmadı. Tıklayarak
bulabileceğiniz maddeler aslında düzenlemenin biraz daha artacağı, risk unsuru taşıyan ve batışlarının piyasalarda büyük etkiler yaratacağı öngörülen şirketlerin biraz da devlet eliyle daha sıkı denetlenmesini öngörmekteydi.

2009 Aralık ayında ise bu taslağa paralel olarak Obama, Amerika’daki en büyük 12 bankanın yöneticisiyle yaptığı toplantı sonrasında “küçük bankalara da kredi verin” diyerek daralan piyasaları canlandırma noktasında büyük bankalara bir “abi nasihati” veriyor, kendilerinin de 100 bin doların altındaki şirketlerin (KOBİ’lerin) kredi alımlarını kolaylaştırmaya yönelik düzenlemeleri de kaydedeceklerinin sinyalini veriyordu.

Bunların yanı sıra krizden mağdur şirket yöneticilerin ve kamu kaynaklarının Lehman Brothers’dan sonra “batırılmaları göze alınamayacak kadar büyük” (too big to fail) şirketleri kurtarmak için harcanmış olmasını içine sindiremeyen vatandaşların gönüllerini okşamak adına demeçlerinde yer yer iki şeyden bahsediyordu. İlki, kamu varlıklarını bu şirketlere aktarıp birçok kişinin işsiz kalmasını önledikleri ve ikincisi ise “Sorunlu Varlıkları Kurtarma Programı’nda” (TARP) kullanılan yaklaşık 700 bin dolarlık kamu varlığının geri alınacağı.

Obama’nın Bankacılarla Güncel Kavgası

Bugüne geldiğimizde değişen üslubun yanında aslında düzenleme ve sınırlandırmalarının da çok ciddi düzeylere gelmesi söz konusu ediliyor. “Sorunlu Varlıkları Kurtarma Programı” kapsamında harcanan 700 bin doların 2013 yılına kadar 1,2 milyon dolar olarak sorunlu varlık sahipleri şirketlerden vergi olarak söke söke alınacak. Ayrıca bundan sonra şirketlere, batmaları halinde ABD ve hatta dünya piyasalarında krize yol açacak kadar risk taşımalarını engellemek için büyüme sınırı getirilecek. Ticari bankacılık ile yatırım bankacılığı tıpkı 1930’da Glass-Steagall yasasındaki gibi ayrılacak. (Bu yasa 1999 yılında yürürlükten kaldırılmış ve mortgage piyasaları gibi daha kazançlı ve risk taşıyan piyasalar büyük oranda önem kazanmıştı.) Bankaların hedge fon ve özel sermaye fonları bulundurması yasaklanıp Obama’nın tabiriyle “asıl görevi olan, halka hizmet etmek ilkesine” geri döndürülmeleri esas alınıyor.

Wall Street şirketlerini temsil eden Finansal Hizmetler Masası’nın Başkan Yardımcısı Scott Talbott ve ABD Hazine Bakanı Timothy Geithner ise başkanın bu taslağının başlıca muhalifleri. Muhalifler, Obama’nın “Yeni Finansal Mimarisi’nin” ekonominin yapı taşlarından rekabetçilik ilkesini zedeleyeceğine vurgu yapıyor ve düzenleneme ve denetimin şart olduğunu ama bunun daha iyi risk yönetimi, daha iyi denetleme ve düzenlemeden geçtiğini makul bir ölçüde belirtiyorlar.

Kavganın “Dibi” Görmesi

Bazı analistler Obama’nın dediğim dedik tavrını sürdürmesi halinde zaten bu “kavgadan” olumsuz etkilenen piyasaların ikinci bir dibi görebileceğini öngörüyorlar. “Finans Devrim Taslağı’nı” ortaya koyarken dibin geride bırakıldığını da ilan eden Obama yeni bir dibe sebebiyet verilir mi bilinmez… Kanaatim, dünya devi şirketler batarken “too big to fail” ilkesini göz önünde bulunduran Amerikan hükümetinin, çok zaman geçmeden “too late to return”  (geçmiş dönülemeyecek kadar uzak) gerçeğini de göz önünde bulundurarak daha makul denetim ve düzenleme adımları atacağı. Demem o ki Obama’nın bu Büyük Buhran’dan kalma inadından vazgeçmesi, yani kavganın “dibi” görmesi çok uzak değil.

Mehmet Alp Ertekin

SÜPER LİG, SÜPER İHALE

25 Ocak, 2010 yapan seymasahin


Geçen haftanın kuşkusuz en çok konuşulan haberi: tamı tamına 321 milyon dolarlık futbol ihalesi. Bu ihale sonucunda kazanan Digitürk olurken kulüplerin ve federasyonun gelirlerinin ne kadar yükseleceği de belli oldu. Bu yüksek rakam aynı zamanda futbol endüstrisinin krize nasıl direndiğini de gösteriyor.
1980’lerden sonra futbol artık tamamen bir endüstriye dönüştü. Ticarileşen futbol tam bir arz ve talep dengesiyle işliyor. Bunun sonucunda farklı talepler oluştukça ihalenin de içeriği çok değişti. Yeni ihaleyle beraber yayın kanalları çeşitlendirildi. Buna göre TV yayınlarına ek olarak, internet ve cep telefonu aracılığıyla özet görüntü satışını da içeren çeşitli paketler oluşturuldu. 3 ayrı paket sunularak ihaleye başlandı. A paketini Digitürk , B paketini TRT ve C paketini Türk Telekom aldı.

Peki Digitürk’ ün 321 milyon dolar (vergilerle beraber yaklaşık 410 milyon dolar) vererek kazandığı ihale gerçekten kârlı mı? 2008 yılında Digitürk’ ün tek başına girerek kazandığı ihale 140 milyon dolardı. Sonuçta krizin en koyu döneminde bu rakamın önceki yıllara göre çok artması farklı yorumlara neden oldu. İhalenin üncesinde konuşulan rakam en fazla 200 milyondu ama 3 tarafın da ihaleyi almaktaki kararlılığı ve hırsı, rakamı hiç de rasyonel olmayan 321 milyona kadar çıkardı. Digitürk’ in ihaleye girerken iyi hazırlanmış bir planla gittiğini düşünürsek faturayı tamamen izleyiciye yıkması mümkün değil. Fiyatı da çok fazla artıramaz çünkü Rekabet Kurulu’nun koyduğu kurallar çerçevesinde fiyat belirlemek zorunda. Fakat fiyat artışı da kaçınılmaz. Zaten Digitürk büyük oranda abonelerine güveniyor olmalı ki bu kadar büyük bir parayı ödemeyi de göze aldı.

Aslında maç seyretmek lüks hizmet kategorisine girer ve bu tip hizmetler de talep esnekliğine karşı duyarlıdır. Bu durumda gelir düzeyindeki düşüş ve fiyattaki artış talebi hemen etkiler, ama ekonominin bu genel kuralı futbolda pek işlemiyor. Fanatik tüketici maç seyretmek için yüksek faturaları ödemeye hazır. Digitürk de 9 yıllık tecrübesiyle bunun farkında ki ihaleyi kaçırmadı. Önemli olan diğer bir nokta da paranın dolar olarak ödenecek olması bu durum kur riskini ortaya çıkarıyor. Kur ani artarsa ücretini TL üzerinden alan Digitürk’ün dolar üzerinden ödemeleri sıkıntıya girer. Bunun sonucunda da Türk futbolu zarar görür.
İhalenin asıl kazananları ise futbol kulüpleri. Toplam 178 milyon dolar direkt kulüplerin kasasına girecek. Bu parayı transferlerde kullanarak futbolun gelişmesine katkıda bulunmuş olacaklar. Digitürk’ün asıl kazanan olup olmadığını önümüzdeki günler gösterecek; ya da tam tersi tek kazanan justin.tv* olacak.
*Maçları ve birçok şifreli kanalları ( lig tv, d-smart vb.) canlı olarak takip edebileceğiniz bir site.

Şeyma Şahin

Türkiye’de erkek olmak

6 Ocak, 2010 yapan taliapike

 Bu topraklarda yaşamak zordur. Ekonomisiyle, siyasetiyle, acımasız doğa ve yaşam koşullarıyla var olmak, ayakta durmak her insan için başlı başına büyük bir mücadeledir. Ama erkek olmak, doğduğu günden itibaren daha ağır bir yük verir bu coğrafyanın insanına. “Canım oğlum, biricik oğlum” diye kucaklanan çocuklar gün gelir ateşlerin içine atılırlar.

Bizim erkeklerimiz daha bebekken silahla oynamayı öğrenirler. “Sen erkeksin, ağlamazsın, sen güçlüsün” sözleriyle büyürler, büyütülürler… Annelerinin aslan oğlu, babalarının soyunun devamıdırlar. Erkek adamın erkek oğlu olur bu topraklarda.

Mayın tarlasına benzeyen bu ülkede yaşam her gün kötü sürprizlerle doludur. Bir doğal afet almazsa canını, depremde göçük altında kalmaz, selde sular sürüklemez, üzerine çığ düşmezse, trafik kazaları ve terörden de uzak kalabilirse, askerlik yaşını bulur erkeklerimiz. Okusun ya da okumasın gün gelir hiç bilmedikleri bir yerde, hiç bilmedikleri bir savaşın kahramanı olurlar… Daha önce sadece oyuncak silah tutan eller, tanımadıkları insanlara gerçek silahlar doğrulturlar. Asker olmama; “ben hümanistim” deme şansları yoktur. Askerlik yan gelip yatma yeri değildir çünkü. Şarkılarla, türkülerle, “en büyük asker bizim asker” sözleriyle; düğüne, bayrama gider gibi uğurlanırlar doğunun ücra bir köşesine. Hiç terlememiş bıyıklarıyla, sevdalanmamış yürekleriyle, gerçekleşmemiş hayalleriyle onlardan şehit olmaları beklenir. Bir gün, gazetelerin baş sayfalarında resimlerini, isimlerini görürüz. Tamamlanmamış hayatlarında ne umutlar saklıdır bilemeyiz. Hiçbir zaman öğrenemeyiz de. “Şehitler ölmez” diye çığlıklar atarız, sloganların arkasına sığınır, yok olan yaşamlarına değer biçeriz.

Oysa hepimiz çok iyi biliriz, ölüdür şehitler. Adı Mehmet, Ahmet ya da Hüseyin olsun, üç beş gün sonra bir rakamdan ibaret olacaktır her biri. Fidan gibi delikanlılardan geriye buz gibi bedenler kalacaktır.

 Oldu da askerliğini sağ salim bitirdi; iş bulma mücadelesinden alnının akıyla çıktı diyelim, başka tehlikeler bekler erkeklerimizi. Ailenin reisi onlardır. Ne iş olsa yapmak zorundadırlar. Madenlerde, tersanelerde çalışırlar. Bu defa isimleri güvenliksiz çalışma koşulları yüzünden ölenler listesinde yer alır. Hepsi bir yaşama mücadelesidir; evine ekmek götürebilmek, çocuğuna bayramlık alabilmek içindir çoğu zaman. Ortalama insan ömrünün altmışı geçmediği ülkemizde emeklilik hakkını kazanan şanslı azınlıktan olurlarsa eğer, bir bankada maaş kuyruğunda beklerken de verebilirler son nefeslerini.

 Zordur bu topraklarda erkek olmak. Omuzlarına taşıyamayacakları kadar ağır yükler alarak başlarlar yaşam koşusuna. Koşunun her etabı bubi tuzaklarıyla doludur. Bu tuzaklardan kurtulma lüksü sadece şanslı bir azınlığa verilmiştir.Yaşamla ölümün kardeş olduğu Türkiye`de doğmaktır tek suçları. Kavgası, kargaşası, mücadelesi bitmeyen bir coğrafyanın kayıp çocuklarıdır onlar…

                                                                                                                                                                                      Talia Pike

ADAM OLAN CANAVAR: ENFLASYON

6 Ocak, 2010 yapan alperte

Her bir yılı geride bırakırken hayatımızı etkileyen birçok istatistik de su yüzüne çıkar. Bunlardan biri de aslında her ay duymaya alışık olduğumuz, ocak ayında açıklanmasıyla aralık ayı haricinde geçmiş bir yılı da bütün olarak değerlendirmeye yardımcı olan enflasyon oranlarıdır.

TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) 4 Ocak’ta aralık ayı enflasyon artışını TÜFE’de (Tüketici Fiyatları Endeksi) %0,53, ÜFE’de (Üretici Fiyatları Endeksi) % 0,66 olarak açıkladı. Yıllık oranlara gelecek olursak 2009 yılı enflasyon oranları ise TÜFE’de %6,53 iken ÜFE’de %5,93 olarak belirlendi.

Enflasyonda Liste Başları

Yıllık enflasyonu ürün bazında ele alacak olursak liderlik %20,91’le alkollü içeceklerde. Alkollü içeceklerden söz açılmışken değinilmesi gereken iki noktadan birincisi 2009 yılı boyunca uygulanan ÖTV (Özel Tüketim Vergisi) artırımlarının alkolün liste başı olmasına büyük katkı sağladığı söylenebilir. Bunun yanı sıra 4 Ocaktan itibaren uygulanacak ÖTV artırımlarıyla alkol fiyatlarının zamlanacağı kuşku götürmez bir gerçek. Bu fiyatların 2010 Ocak ve Şubat aylarında aylık enflasyonu tırmandırması da kuvvetli bir olasılık haline geliyor. İkinci sırada ise %9,26 ile gıda endeksi var. Global krizden en az etkilenen sektörler arasında hızlı tüketim mamulleri ve gıda sektörü yer alıyor. Ülkemizde insanlar aylık harcamalarının yarıya yakınını gıda sektöründe yapıyor. Bir önemli ayrıntı ise Türkiye’de gıda %28,03’lük ağırlığıyla yıllık enflasyon hesabında en büyük kalem. Hal böyle olunca gıdada nerdeyse 2 hanelilere ulaşan enflasyon oranı ülkemiz için hiç iç açıcı değil. Son olarak enflasyon listesinin 3. sırasında ise eğlence sektörü var. Eğlence sektörü 2008 yılına göre %8,92 enflasyon artışına maruz kaldı.

Geçen Eylülden Bu Yana

Gelin biraz daha makroekonomik bakalım, 2008 Eylül ayında Lehman Brothers’ın batmasıyla gün yüzüne çıkan ekonomik kriz gerçeği, “teğet” söylemleri ve faiz indirimleri ışığında 2008 ve 2009 enflasyon oranlarını irdeleyelim. 2008 Ekim ayında yıllık TÜFE %11,99 iken 2009 Mayıs ayına kadar neredeyse kademeli olarak her ay yüzer baz puan azaldığını söyleyebiliriz. Haziran ayında %5,73 olan aylık TÜFE bu sefer daha küçük basamaklar halinde düşüşüne devam etmiş ve Ekimde %5,08 ibresini göstermiştir. Geçtiğimiz son iki ayda ise Kasım %5,53 ve Aralık % 6,53 endeksleri saptanmıştır. Krizle gelen iç talebin daralması fenomenini merkez bankaları küresel düzeyde faiz indirimleriyle hareketlendirmeye çalışmış fakat Lehman Brothers’ın batışının yıl dönümünde bile enflasyon Türkiye’de düşmeye devam etmiştir. Ülkemizde enflasyonun kademeli olarak düşmesi krizden çok büyük yaralar almadığını göstermiştir. Öte yandan, iç talebin daraldığını vurgulayan, faiz indirimlerine ve “alın, verin ekonomiye can verin” reklamlarına karşın düşmeyi sürdüren enflasyon rakamları, Türkiye’nin krizden etkilendiği savını inkâr edilemeyecek bir gerçek haline getirmiştir. Son 2 aydaki yıllık enflasyon artışını da iki nedenle ilişkilendirmek yanlış olmaz. Bunlar küresel mali krizin etkisiyle yıllık rakamlara yansımasa da 2008’in son çeyreğinde fiyatların dibe yaklaşması ve 2009 son çeyreğiyle toparlanmaya yüz tutan piyasalarında özellikle emtia fiyatlarının da artmasıyla maliyet artışı olarak değerlendirilebilir.

Kısacası ve Enflasyon Ne oluru

“Enflasyon canavarı” bundan 10 yıl öncesine kadar Türkiye’de nice hikâye ve karikatürlerin baş malzemesi olurken bu aralar durulmuşa benziyor ki 1994 yılında %149,6’yı gören 2000’de %32,7’lerde seyreden enflasyon oranlarından bahsediyorum, o zamanlar neredeyse ülkenin en büyük problemi olarak enflasyon kabul ediliyordu. Bilmiyorum krizi teğet geçiren birileri enflasyonu da biz düşürdük diyor mu? Ama kim ne derse desin, Adam Smith’den bu yana enflasyon, sistemin olmazsa olması; çok olursa açlıktan öldüreni. İsrail, Avusturya, Norveç gibi birkaç ülke talep enflasyonu korkusuyla faiz indirimlerini durdurup faiz artırımına gittiler. Çoğu ekonomist Türkiye için talep artışının enflasyonu tetikleyici olacağı kaygısını taşımıyor. Fakat Ocak ve Şubat aylarında enflasyonun artmaya devam edeceği kuvvetle muhtemel. 1 Ocak itibariyle yürürlüğe giren %14’lük Köprü ve Otoyol zammı, Şubata ertelenen ve enerji bakanın bile tahminde bulunamadığı korkulan doğalgaz zammı, 4 Ocaktan itibaren uygulamaya konulacak olan %30 ÖTV artırımına bağlı olarak doğan Alkollü içecek ve tütün mamullerine %15 tabanından uygulanacak zamlar, tırmanışa geçen enflasyonun %8’lere dayanabileceğine işaret ediyor.

Mehmet Alp Ertekin

Enerjide Yeni Bir Sayfa

23 Aralık, 2009 yapan bariskarahan

Avrupa’nın en büyük yenilenebilir enerji üreticisi olan Norveç enerji şirketi Statkraft, dünyanın tuzlu suyla çalışan ilk enerji santralini inşa etti.

Tatlı suyla deniz suyunun karıştırılmasıyla enerji üreten sistemin ilk örneği deneme amaçlı inşa edildi. Ozmotik enerji santralinin birkaç yıl içinde ticari kullanım için inşa edilebileceği belirtiliyor.

Statkraft CEO’su Bard Mikkelsen bu konuda şunları söyledi:  “Norveç’te ilk örneğini yapılan ozmotik basınç ile çalışan santraller gelecekte gerçekten önemli bir çözüm olacak. Çok büyük bir potansiyeli var ve şirket olarak bu konudaki teknolojide bir ilginç bir ilerleme kaydettiğimize inanıyorum. Tuzlu suyla, temiz suyu bir membranda* birleştirince ortaya çıkan basınçtan elektrik üretiliyor. Bir metrekarede 3 wattlık elektrik üretmeyi başardık. Ama 5 watta ulaştığımızda ticari bir yatırım aracı olacak. Ama bu teknik ile ileride metrekare başına 15 watt elektrik üretmek olanaklı olacak” dedi.

Devlete ait Statkraft, dünya çapında tuzlu suyla saatte 1600-1700 terawatt enerji üretebileceği tahmininde bulunuyor. Bunun, Avrupa Birliği’nin yıllık enerji üretiminin yarısına eşit olduğu belirtiliyor.

Ozmotik enerji olarak tanımlanan bu teknoloji, çevre dostu bir enerji kaynağı olarak değerlendiriliyor. Özellikle başımızı fazlasıyla ağrıtan küresel ısınma ve iklimlerin değişmesi gibi konulara ilaç olabilecek, fosil yakıt tüketimi minimuma indirebilecek önemli bir buluş..

Aynı şirket, geçtiğimiz günlerde Türkiye’ye de 600 milyon$ değerinde 520 megawattlık 6 hidroelektrik santral kuracağını açıkladı. Türkiye’ye bir ofis açan ve mevcut projeleri 4-5 yıl içerisinde hayata geçirmeyi planlayan şirketin CEO’su, Türkiye’de yeni projelerin de yapılacağını ima etti ve sözlerine şöyle devam etti: “Türkiye’de ayrıca pazarlama için de bazı kuruluş çalışmalarımız olacak. Türkiye’nin bir parçası olmak ve Avrupa pazarları ile de bağlantı içinde olmak istiyoruz. Çevredeki ülkelere bakmıyoruz bizim tamamen odağımızda Türkiye var; çünkü gerçekten büyük bir gelecek vaat ettiğine inanıyoruz”.

Her ne kadar odağımızda Türkiye var dense de Türkiye’den sonra Ortadoğu ve Asya gibi büyük pazarlara açılması da muhtemel. İlerleyen yıllarda bunu hep birlikte göreceğiz.



*Yapay membran veya sentetik membran, laboratuvar ve endüstri ortamında saflaştırma ve yalıtma işlemlerinde kullanılır. Membranda bulunan küçük delikler büyük tanecikleri tutup küçük taneciklerin geçmesini sağlar. Özelleşmiş membranlar küçük molekülleri büyük moleküllerden ayırmakta kullanılır.

Barış Karahan

KURUMSAL SOSYAL SORU“N”LULUK

21 Aralık, 2009 yapan Erman Kaya

Son yılların moda tabiri sosyal sorumluluk. Her şirket kendisini topluma adadı gidiyor. Hangisinin internet sitesine girerseniz girin hepsinde topluma katkı, sosyal sorumluluk, çevreye saygı… Neredeyse “Şirketler işi gücü bıraktı, memleketi düşünmeye başladı” diyeceğim. Eğitime el atanını mı, birden çevreyi düşünmeye başlayanı mı, proje yarışmaları düzenleyenleri mi sayayım sizlere karar veremedim; ancak meseleye başka bir açıdan bakmakta fayda var. Hakikaten, şirketler toplumla neden bu kadar ilgilenmeye başladı? Başlıca hedefleri kar ve verimlilik artışı olan bu organizasyonlar neden bu işlere zaman ve  para ayırıyor?

İsterseniz gelin, bu soruların cevabını aramaya başlamadan önce ekonomik gidişatımıza kısaca göz atalım. Türkiye İstatistik Kurumu(TÜİK) tarafından açıklanan son verilere göre krizin patlak verdiği 2008 yılının ağustos ayından itibaren Türkiye’de 927.000 kişi işsiz kaldı. 2 milyon 502 bin kişi olan işsizlik rakamı 3 milyon 429 bin kişiye ulaşmış durumda. Sanayi üretimi eylül ayında %8 azaldı. İmalat sanayi kapasite kullanım oranı %70,1’e kadar gerilemiş durumda. Kapasitesinin yüzde 70’ini kullanan bir fabrikanın sosyal sorumluluk  bilinciyle çalışanlarını kriz döneminde desteklemesini beklerken maalesef durum sandığımız gibi olmuyor. Topluma borçlu, çevreye saygılı şirketler ya çalışanlarını işten çıkarıyor ya da  krizi bahane ederek çalışanlarının maaşında kesintiye gidiyor. Krizin başladığı dönemde  çokça duyduğumuz “Krizi fırsata çevirmeli” ifadesi, şirketlerce “Krizi fırsat bilerek personel  azaltmalı” demekmiş de; biz anlamamışız meğer. Krizde işini kaybetmemiş diğer çalışanları  da işten çıkarılmakla “motive eden” şirketler kriz başladıktan kısa bir süre sonra krizi fırsata  çevirmeye başladı. Türkiye’nin önde gelen bankalarından biri 1500 kişiyi kapının önüne koydu, aynı banka 2009 yılının ilk dokuz ayı içerisinde geçen yılın aynı dönemine  göre  %51  artışla 2 milyar TL net kar açıkladı. Türkiye piyasasına yeni giren yabancı bir GSM  operatörü “Fark var” sloganıyla girdiği piyasada farkını gösterdi 260 çalışanıyla yollarını  ayırdı. (Ne demekse yollarını ayırmak? Düpedüz adamları şutladı.) Yine aynı şirketin  bünyesinde yer alan vakfın internet sitesini ziyaret ettiğinizde  vakıf misyonlarını “Türk  toplumunun gelişmesine ve  yaşam kalitesinin artmasına katkıda bulunmak” olarak lanse  edildiğini göreceksiniz. Örnekleri çoğaltmak mümkün: Bazısı bir yandan eğitime destek  verip öte taraftan eğitilmişlere kapıyı gösteriyor; bazısı İstanbul’daki  merkezine yeşil ofis  sertifikası alırken fabrikası Dilovası’na zehir saçıyor. Kurumsal sosyal sorunluluk her geçen  gün artarken şirketlerin marka değerleri de aynı oranda artıyor. Geliştirdikleri projeleri kimi  zaman doğunun karlı yollarında taşımalı eğitimle okuyan çocukları; kimi zaman daha fazla  üretmek, daha fazla kazanmak için yok ettikleri doğayı kullanarak hazırlattıkları reklamlar  eşliğinde sunan şirketlerin hem marka bilinirlikleri hem de toplumun gözündeki saygınlıkları  artıyor. Elbette Türkiye’nin daha yaşanabilir, daha adaletli bir ülke olması için çabalayan  kuruluşların da olduğunu göz ardı etmemek gerekir; ancak bu kuruluşları kurumsal sosyal  “sorun”lulardan  ayırmakta büyük fayda var.

                                                                                                                                                         Erman KAYA

TAM DUMANSIZ HAVA SAHASI GENİŞLİYOR MU?

21 Aralık, 2009 yapan Bengü Bulduk


Tüm kapalı alanlar derken ‘evler’ de mi kastediliyordu!

Hayır, en azından Türkiye için “Şimdilik” böyle bir durum söz konusu değil. Yani evinizde gönül rahatlığıyla içebilirsiniz sigaranızı. Ama dikkat edin, şimdilik!

Dünyada hızla yayılmakta olan kapalı alanlarda sigara içme yasağının kapsamı da gün geçtikçe genişletiliyor. Önce yalnızca belirli ortak kullanım alanlarında uygulanan yasak, ardından tüm kapalı alanları içine alacak şekilde düzenlendi. Hepimizin bildiği gibi kısa zaman önce ülkemizde de tüm kapalı alanlarda sigara kullanımı yasaklandı.

Henüz yasağın yankıları sürer, sonuçları tartışılırken gelen yeni haberler, yasağın bununla da kalmayacağını gösteriyor. Bugünlerde New York’ta artık evlerde bile sigara içilmemesi tartışılıyor! New York’ta birçok ev sahibi ve konut şirketi bu düşünceyi hayata geçirmek üzere. Sigaranın tamamen yasak olduğu ilk apartman önümüzdeki yıl hazır olacak. Bazı ev sahipleri artık olası kiracılarıyla görüşürken bu konuyu da göz önünde bulunduruyor ve evinde sigara içilmesi halinde evden çıkarabileceğine dair sözleşme yapıyor.

Bir diğer örnek Manhattan’da başka bir apartmandan. Şu an yapım aşamasında olan apartman tamamlandığında dairelerin dışında aynı zamanda yeşil alanlarda, hatta apartmanın önünde bile sigara içmek yasak olacak! Ancak bu durumdan etkilenen sadece apartmanın gelecekteki sakinleri değil, yapımında görevli inşaat işçilerinin de sigara içmesi yasak. Örnekler bu kadarla kalmıyor. Şimdiden 50 toplu konut şirketi uygulamayı benimsemiş bulunuyor.

Henüz ülkemizde uygulanması düşünülmeyen proje, sigara tiryakilerinin büyük tepkisine yol açıyor. Evlerinin dışında sigara yasağına alışamamış tiryakilerin bu uygulamaya nasıl alışacağı merak konusu…

Bengü Bulduk

Laf Özgürlüklerden Açılmışken

21 Aralık, 2009 yapan srdncaglar


Dünyanın en yaşanılası ülkesi sıralamalarında birinciliği kimselere kaptırmayan İsviçre, son günlerde daha çok ülke gündemindeki kararlarıyla dünyayı öfke nöbetlerine sevk etmekle meşgul. Önce olanları hatırlayalım, İsviçre Halk Partisi ve Federal Demokratik Birlik Partisi’nin önderliğinde, nüfusunun %5’ini Müslümanların oluşturduğu ülkede halk yeni minare yapımına karşı oy kullandı. Katılımın %54 civarında olduğu referandumda yaklaşık %57 oranında katılımcı minarelerin yasaklanması yönünde oy verdi. Bu kararla birlikte ülkede hâlihazırda bulunan 4 minareli cami dışında minare dikmek yasak!

Aslında kanun, yargısız infaz yapmaya hazır birçok insanın sandığı gibi yeni cami yapımına engel teşkil etmiyor, yalnızca minarelere karşı çıkıyor. Ama buzdağının ‘bütününü’ yargılayınca da, ülkedeki yalnızca 4 minarenin halkın %57’sini rahatsız edecek bir etkiye sahip olmadığını ve bunun daha çok Avrupa halkının artan Müslüman sayısına karşı sergilediği yapış yapış bir şovenizm duygusundan nasiplenmiş bir olay olduğunu idrak edebilmek çok da zor değil. Benzer durumlar Hollanda’da, İtalya’da, İskandinav ülkelerinde veyahut Amerika’da da sıkça yaşanıp gündemi meşgul edebiliyor. Ancak tüm bunların ortak yanı Müslümanlığa değil, doğrudan temel hak ve özgürlüklere kastetmeleri! Bu nedenle, demokrasi anlayışının sorgulanmasının ve iğne-çuvaldız denklemlerinin uygulanmaya başlanmasının tam vaktidir, hatta geç kalınmıştır. Sorulacak en önemli sorulardan biri şu: Demokratik olmayan konularda demokratik oylama yapılabilir mi? Avrupa Birliği üyesi olmayan İsviçre’de hala “100bin imza=referandum” sistemi işliyor. Ancak referandum kavramının temel hak ve özgürlüklerle, toplumsal ifade özgürlükleriyle ilgili konularda uygulanmaya çalışılmasının, ‘mükemmel’ olmasa da en adil yönetim şekli olan ‘demokrasi’nin doğasına uygunluk testinden geçer not alabileceğini söylemek mümkün değil. Bunun yanında esas önemli olan ve bizi ilgilendiren konu çuvaldız meselesi; 150 camili İsviçre’ye karşı, alevi kökenli vatandaşlarının haklarını hala tam olarak tanımayan, hala zaman zaman papaz-misyoner cinayetleriyle çalkalanan 100 cemevili, 30 Protestan kiliseli güzel ülkemizin, özgürlükler konusunda kendisiyle hesaplaşacak çok meselesi var. Türkiye’de hala gayrimüslimler ibadethanelerle ilgili ayrımcılığa tabi tutuluyor. Avrupa Birliği uyum yasası çerçevesinde kilise açmak yasal olsa da, pratikte hiç de öyle değil, çünkü kilise açmak konusunda son yetki, uygulamayı zorlaştırma konusunda bahane bulmakta hiç de zorlanmayacak valiliklere bırakılmakta!

Tüm bunların yanında, her ne kadar kesin bir sonuç sunmasa da bize son derece ürkütücü şeyler anlatan  ‘Radikalizm ve Aşırıcılık’ araştırmasına kulak kabartmakta fayda var. Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yılmaz Esner öncülüğünde 34 ilde yapılan araştırmaya göre deneklerin %64′ü Yahudi, %52’si Hıristiyan, %66’sı ateist, %26’sı ise başka bir ırk veya renkten komşu istemiyor. Kısacası olası bir referandumun Türkiye için de gurur verici sonuçlar ortaya çıkaramayacağı aşikâr.

Tüm dünyada yükselen bu faşizanlığa karşı dikkatli ve duyarlı olalım.

Serden Çağlar Şener