Son yılların moda tabiri sosyal sorumluluk. Her şirket kendisini topluma adadı gidiyor. Hangisinin internet sitesine girerseniz girin hepsinde topluma katkı, sosyal sorumluluk, çevreye saygı… Neredeyse “Şirketler işi gücü bıraktı, memleketi düşünmeye başladı” diyeceğim. Eğitime el atanını mı, birden çevreyi düşünmeye başlayanı mı, proje yarışmaları düzenleyenleri mi sayayım sizlere karar veremedim; ancak meseleye başka bir açıdan bakmakta fayda var. Hakikaten, şirketler toplumla neden bu kadar ilgilenmeye başladı? Başlıca hedefleri kar ve verimlilik artışı olan bu organizasyonlar neden bu işlere zaman ve para ayırıyor?
İsterseniz gelin, bu soruların cevabını aramaya başlamadan önce ekonomik gidişatımıza kısaca göz atalım. Türkiye İstatistik Kurumu(TÜİK) tarafından açıklanan son verilere göre krizin patlak verdiği 2008 yılının ağustos ayından itibaren Türkiye’de 927.000 kişi işsiz kaldı. 2 milyon 502 bin kişi olan işsizlik rakamı 3 milyon 429 bin kişiye ulaşmış durumda. Sanayi üretimi eylül ayında %8 azaldı. İmalat sanayi kapasite kullanım oranı %70,1’e kadar gerilemiş durumda. Kapasitesinin yüzde 70’ini kullanan bir fabrikanın sosyal sorumluluk bilinciyle çalışanlarını kriz döneminde desteklemesini beklerken maalesef durum sandığımız gibi olmuyor. Topluma borçlu, çevreye saygılı şirketler ya çalışanlarını işten çıkarıyor ya da krizi bahane ederek çalışanlarının maaşında kesintiye gidiyor. Krizin başladığı dönemde çokça duyduğumuz “Krizi fırsata çevirmeli” ifadesi, şirketlerce “Krizi fırsat bilerek personel azaltmalı” demekmiş de; biz anlamamışız meğer. Krizde işini kaybetmemiş diğer çalışanları da işten çıkarılmakla “motive eden” şirketler kriz başladıktan kısa bir süre sonra krizi fırsata çevirmeye başladı. Türkiye’nin önde gelen bankalarından biri 1500 kişiyi kapının önüne koydu, aynı banka 2009 yılının ilk dokuz ayı içerisinde geçen yılın aynı dönemine göre %51 artışla 2 milyar TL net kar açıkladı. Türkiye piyasasına yeni giren yabancı bir GSM operatörü “Fark var” sloganıyla girdiği piyasada farkını gösterdi 260 çalışanıyla yollarını ayırdı. (Ne demekse yollarını ayırmak? Düpedüz adamları şutladı.)
Yine aynı şirketin bünyesinde yer alan vakfın internet sitesini ziyaret ettiğinizde vakıf misyonlarını “Türk toplumunun gelişmesine ve yaşam kalitesinin artmasına katkıda bulunmak” olarak lanse edildiğini göreceksiniz. Örnekleri çoğaltmak mümkün: Bazısı bir yandan eğitime destek verip öte taraftan eğitilmişlere kapıyı gösteriyor; bazısı İstanbul’daki merkezine yeşil ofis sertifikası alırken fabrikası Dilovası’na zehir saçıyor. Kurumsal sosyal sorunluluk her geçen gün artarken şirketlerin marka değerleri de aynı oranda artıyor. Geliştirdikleri projeleri kimi zaman doğunun karlı yollarında taşımalı eğitimle okuyan çocukları; kimi zaman daha fazla üretmek, daha fazla kazanmak için yok ettikleri doğayı kullanarak hazırlattıkları reklamlar eşliğinde sunan şirketlerin hem marka bilinirlikleri hem de toplumun gözündeki saygınlıkları artıyor. Elbette Türkiye’nin daha yaşanabilir, daha adaletli bir ülke olması için çabalayan kuruluşların da olduğunu göz ardı etmemek gerekir; ancak bu kuruluşları kurumsal sosyal “sorun”lulardan ayırmakta büyük fayda var.
Erman KAYA