Yazar Arşivi

Hep Destek Tam Destek!

12 Eylül, 2010

Dünya Basketbol Şampiyonası, bizleri de mutlu eden bir tablo ile heyecanla devam ediyor. Türkiye, bugün ABD ile finalde karşılaşacak; milyonların ilgisi, şüphesiz bu maçta.

Televizyonlarda ise farklı bir hareketlilik var. Referandum programları arasına serpilmiş dört reklam gözüme çarpıyor uzunca bir süredir. Bunlardan üçü milli takımın ana sponsorları Garanti, Turkcell ve Türk Hava Yolları’na ait. Sonuncusu ise dünya şampiyonasının ana sponsoru Ülker’in daha önceki Mutlu Bir An reklamından devşirilmiş yeni hali.

Bugüne kadar A Milli Futbol Takımı’nın sponsorları da turnuvalar öncesi reklam kampanyalarıyla desteklerini Türk kamuoyu ile paylaştılar; ancak ben ilk defa bu kadar başarılı reklam kampanyalarını bir arada görüyorum. Reklamlar o kadar hareketli ve ilgi çekiyor ki THY’nin reklamında kullandığı “Türkler Uçuyor!” sloganı, çoktan dillere düştü. Sosyal paylaşım ağlarında bu sloganı ileti olarak paylaşan insan sayısı bir hayli fazla.

Asıl değinmek istediğim nokta ise başka. Her turnuva, şampiyona benzeri organizasyonlar öncesi reklam kuşaklarında binlerce “destek reklamı” görürsünüz. Alakalı olsun olmasın onlarca şirket/marka, Türk izleyicisine, Türk Milli … Takımı’na destek verdiklerini açıklarlar. Bunların yalnızca birkaçı resmi sponsordur. Amaç, bu ani gelişen ve büyüyen hedef kitlede bir pay kapabilmek. Sponsor olmasa bile birçok marka reklamlarında moda olan temayı vurgulamaktan geri kalamaz tabii ki. Peki, bu ne kadar başarılı bir reklam stratejisi? Gerçekten işliyor mu? Seyirci bunu ayırt edebiliyor mu, yoksa doğal seleksiyon mu var işin içinde biraz da?

İşliyor; ama bir yere kadar. FIFA 2010 istatistikleri gösterdi ki turnuva öncesi sponsor olmayan markalar yaratıcı reklam kampanyaları ile ilgiyi üzerine çekse de turnuva ile birlikte ilgi sponsor markalara dönüyor. Coca-Cola, Pepsi’nin turnuva öncesi elde ettiği ilgiyi kendi üzerine çekmeyi başardı. Budweiser da Carlsberg’i izleyicilerin gönül tahtından etti. Adidas’ın Nike ile olan rekabeti ise daha kıran kırana geçti. Resmi sponsor Adidas’ın başarısı kayda değer olsa da Nike’nin “Write the Future” temalı reklamlarının YouTube’daki izlenme sayısı bile birçok noktayı açıklamakta yeterli.

Gelelim Türkiye’ye. Türkiye’de ise farklı bir senaryo yaşanıyor. Bırakın turnuva öncesi ilgi görmeyi, “kaçak destekçiler”in hazırladıkları reklamların hiçbir zaman ilgi görmesine imkan yok. Görülüyor ki çoğu marka eğer sponsor değilse düşük bütçeli reklamları tercih ediyor ya da etmek zorunda kalıyor.  3 Dev Adam; Garanti, Turkcell ve Türk Hava Yolları’nın ekrana taşıdığı reklamların yanında hiç şansları yok dolayısıyla. Reklamların kalitesi yanında ekrana taşındığı saatler bile ek bir bütçe gerektiriyor zira. Türkiye’de ise bunu kaldırabilecek bir rekabet ortamı yok ne yazık ki hala. Dolayısıyla resmi sponsorlar rahat bir zafer elde ediyorlar. Umarım turnuva sonrası istatistikler bunu daha detaylı açıklayacaktır.

Anlayacağınız Türkler hem uçuyor hem de gerçek destekçilerini uçuruyor…

Uğurcan


Batan Emirliğin Gökdelenleri

2 Aralık, 2009

Geçtiğimiz perşembeden itibaren ekonomi haberlerinde Dubai’nin sürüklendiği finansal darboğazla ilgili birçok sıcak gelişme ve incelemelerle dolu yazılar var. Asya ve Avrupa borsalarını etkileyen, dünyanın ilgisini Birleşik Arap Emirlikleri’ne yönelten bu olayı herkes anlamakta güçlük çekti ve çekiyor. Peki ne oldu da Dubai bu duruma düştü? Dünün ve yine bugünün gözde şehri Dubai’yi gelecekte neler bekliyor? Diğer emirlikler veya Arap dünyası duruma el atacak mı?

Her Şey Hayal Etmekle Başladı

’90’ların başında Dubai, çölün ortasındaki boş caddelerin çevrelediği geleneksel mimarideki evler ile yeni yeni gökdelenlerle oluşturulmuş  yapılardan ibaret bir kentti. Körfez Savaşı’nın da etkisi ile Batı bölgeye daha fazla nüfuz etmeye başlıyor ve Kuveyt’ten başlayrak bir değişim rüzgarı hakim oluyordu Arap Yarımadası’na. Dünün petrol zenginleri; Mercedes’e binmekten, külçe külçe altınlarını İsviçre bankalarında ziyaret etmekten ve at yarışlarını izlemekten sıkılmışa benziyordu. Bu dönemde devrin petrol zengini çoğu ülkesi inşaat sektörünün lokomotifliğinde birçok projeye el atmaya başladı. Doğalgaz zengini Katar, Doha ile; petrolü yüzünden Saddam’ın öfkesine maruz kalan Kuveyt, Kuwait City ile; Suudiler ise finans merkezleri Cidde ile katıldılar yarışa. İrili ufaklı birçok Arap ülkesi katıldı bu kervana.

Aralarından biri ise diğerlerinden bir hayli farklı bir strateji izliyora benziyordu. İngiltere’nin en gözde okullarından birinde eğitimini tamamlayan vizyoner Emir Muhammed El-Maktum, Dubai’yi çok farklı bir dünya şehri yapma ideali ile yola çıktı. Şehir hem bir turizm kenti hem bir finans merkezi hem de bir bilişim kenti olacaktı. Herkesin hedeflediğinden daha fazlasını hedefliyordu Dubai. Yalnız minik bir problem vardı, Dubai’de petrol yoktu. Diğer bölge ülkeleri yapısal ve farklı alanlardaki projelerini petrol parası ile finanse ederken Dubai’de El Maktum kendi serveti’ni (Dubai Holding) kullanıyor veya Avrupa bankalarından uzun vadeli borçlar alıyordu. 10 yıl içerisinde sadece Ortadoğu’nun incilerinden biri değil, dünyanın göz bebeği projelerin beşiği oldu Dubai. Palmiye ve Dünya Adaları, dünyanın ilk 7 yıldızlı oteli Burj El-Arab ve tabii ki Burj Dubai. Dünyanın en yüksek binası olmaya namzet bu proje de iflas haberi ile birlikte sekteye uğradı ne yazık ki.

Peki Şimdi Ne Olacak?

Dubai borçlarından sıyrılmak için harekete geçti bile. Dubai Holding birtakım projelerin ileriye dönük satışına onay verdi. Asıl kurtarıcı rolü ise Dubai ekonomisinin altın yumurtlayan tavukları olan tamamlanmış projeler üstleneceğe benziyor. Yabancı yatırımcıların bu projelere göz diktikleri aşikar. Tam böyle bir dönemde amiyane tabir ile “ucuzcu akbabalar” dolaşıyor Arap çölleri üzerinde. Bir diğer alternatif ise daha insaflı, birliğin başbakanın emirliğine birliğin sahip çıkması senaryosu. Abu Dabi’li yetkililer Dubai’nin hesaplarının inceleneceğini ve uygun görülen noktalarda finansal anlamda desteğin sağlanacağı sözü verdi.

Dubai ise projelerine güveniyor ve şimdilik fazla bir açıklama yapmıyor. İzleyelim ve görelim bakalım.

Her Şey Güzel Gidiyordu!

12 Eylül, 2009

Her şey güzel gidiyordu gerçekten. Milyonlar harcanan outdoor reklamlarını da içeren bir pazarlama kampanyası, Ali Sabancı ve Tugay Kerimoğlu’nun yer aldığı reklam filmleri ve harika bir reklam müziği; “Ey Özgürlük”. Vodafone o kadar güzel anlattı ki Türk kamuoyuna derdini, insanlar: “Gerçekten de denemeye değer.” diyordu. Şimdi ise her şey bir anda yok oldu, sen milyonlar harca, bir sel seni ne hallere düşürsün.

“Uyuyan Dev” faktörünü de hesaba katmak lazım tabii. Vodafone, Turkcell’den daha alt bir banttan hizmet vermesine rağmen, dünyada 3G’de lider olduğu gerçeğiyle çıktı izleyici karşısına. Turkcell için bundan daha iyi bir koz olabilir mi? On yıla yakın süredir en iyi operatör olduğunu teknolojik üstünlüğüne vurgu yaparak perçinleyen Turkcell, bu kez sessizdi. Farklı bir reklam kampanyası vardı. İstanbul sokaklarına kocaman “3G Parçaları” yerleştirildi ve yazıldı altına “Merak etmiyor musun?” Ardından Hidayet Türkoğlu ile renklendirilen reklamlar. İlk reklam, farklılık getirdi Turkcell’e. Her ne kadar neden bahsedildiği tam olarak anlatılmasa da ilgi toplayabildi reklamlar. İyi veya kötü, en azından birçok eleştri aldı. İkinci reklamlar ise tam bir fTurkcellacia: “Turkcell 3G Farkı, Netteki Hız Farkı” mottosuyla danseden malzemeci ve Hidayet Türkoğlu. Gerçekten de çok güzel anlatıyor Turkcell’i. Neymiş, sevgili arkadaşımız cepten “komikli foto”lara bakacakmış, “pasvort” giriyormuş. Olağanüstü. Tam da Turkcell’in hitap ettiği kitleye yönelik. Denilebilir ki, Turkcell belki de Pepsi’nin yaptığını yapmaya çalışıyor. Seda Sayan ile daha önce ulaşamadığı evlere ulaşarak satışları ve bilinirliğini artıran Pepsi örneği, acaba biçilmiş kaftan mı Turkcell için? Tabii ki değil. Siz Türkiye’ye hitap ediyorsunuz, her yerde en net sizin çektiğinizi ve ses kalitesinin sizde en iyi olduğunu söylüyorsunuz. Boşuna mıydı, Erzurumlu çay bardağının ağzından dökülen sosyal sorumluluk cümleleri; boşuna mıydı, karlı köyde yardıma koşan “Selocan”lar. Rakip de “celebrity” kullanıyor; ama nasıl kullanacağını iyi biliyor. En azından anlatmak istediklerini anlatabiliyor karşısındakine. Sen ne yapıyorsun? Hidayet Türkoğlu antrenman yaparken yanındaki arkadaşımız 3G ile nete bağlanıyor. Gerçekten de aranan buydu zaten.

Gel gelelim; İstanbul’u mahveden sel, Vodafone’u da mahvetti. Harcadığı milyonlar bir anda puf! Özellikle ilk gün olmak üzere birkaç gün pek de sağlıklı iletşim kurulamadı Vodafone ile. Hayır basına sızan bir diğer nokta da, esas vericilerle yedeklerinin aynı santralde tutuluyor olması geyiği. Adı üstünde yedek, sen neden bunu yedeğe almıyorsun ki? Şimdilik Vodafone cephesi sessiz, Kriz İletişimi’nin anası Vodafone’un 3G Yoldaşı Zarakol da sessiz. Teknolojisinin kendine verdiği güvenle Turkcell sakin, teknolojisnin kendisine verdiği güvensizlikle Avea da sakin. Karşı atağa kalkayım diyen yok. Avea’dan zaten böyle bir şey beklemezken kimse, “Uyuyan Dev” bakalım derin uykusundan uyanabilecek mi? Belki kafasına bir basket topu çarpar da, eski parlak günlerine geri döner.

Uğurcan Aksoy

Competition is on the Air

4 Eylül, 2009

Genelde havayolları ile ilgili yazılar havayolu taşımacılığı için dönüm noktası olan olaylardan sonra moda olur ve hemen hemen her yerde haber yapılır. Ben ise biraz daha ortalığın sakin olduğu bir dönemde yazmak istedim bu yazıyı ki, doğru veya yanlış daha detaylı incelenebilsin görüşlerim. Yoksa bir 11 Eylül sonrası ya da bir uçak kazası peşinden bunları yazmak google’da yakalanma ihtimalimi bir hayli arttırırdı sanırsam.

Atlasjet
Bu yazıdan itibaren farklı sektörlerle ilgili görüşlerimi paylaşmak istiyorum meraklılarıyla. Tamamen benim gözlemlediğim kampanyalar ve olaylar üzerine yorumlarımdan oluşacak bu görüşler. Teknik bir analize girmeyeceğim özetle.

Çocukluğumdan beri ilgilimi çeken havayolu sektörü ile başlamak istedim. Türkiye’deki havayolları ne durumda, ne gibi kampanyalar üretiyorlar, fiyaskolar neler, sarsılmaz yönleri nereleri gibisinden birçok soruyu yanıtlamaya çalışacağım.

Bu yazı dizilerinde alfabetik olarak gitmeyi planlıyorum; ama kimi zaman bir diğer marka ile ilgili yeni bir şeyler görür isem ona öncelik verebilirim. O yüzden söz vermek istemiyorum.
İlk markamıza geçmeden önce sektörün yaşadığı en büyük değişime sebep olan 2003 kanun değişikliği sonrasında yaşananlardan genel olarak bahsetmek isterim.

2003 yılına geldiğimizde Türkiye’nin kalbinde yatan “aslan”, THY, yurtiçi uçuşlarında tekelliğini sürdürüyordu. O yıl özel havayolları şirketlerini de bu pazara sokan kanun ile birlikte, keskin rekabet başladı bilindiği üzere. Rekabet iki taraflıydı; özel havayolu şirketleri bir yandan diğer özel havayolu şirketleri fiyat yarışını girerken, diğer yandan THY’nin yolcularına sunamadığı şeyleri sunduklarını savunuyorlardı. Bir diğer göze çarpan rekabet de biraz daha arka planda gerçekleşti bu süreçte. Kimileri kontrolsüz de büyüyen özel havayolu şirketleri, tarifeli sefer gerçekleştirmeyen diğer havayolları şirketlerinden uçak kiralamaya giriştiler.

Geçtiğimiz altı seneye baktığımızda, başarılı olan havayolu şirketleri de var, sınıfta kalanlar da. Kimileri otobüs bileti fiyatına uçurarak bu işlerin olmayacağını anladı. Batanlar oldu, pazara yeni girenler oldu. Şimdi ise rekabet biraz daha oturmuş bir pazarda devam ediyor.

Benim bu yazı dizisinde en çok üzerinde durmak istediğim, birbirinden ne kadar farklılaşabiliyor bugünün rekabetçi firmaları. Markalarını nasıl konuşlandırıyorlar, hizmetlerini sunarken hangi yönlere dikkat ediyorlar ya da neleri gözden kaçırıyorlar? Kampanyaları ne kadar etkili?

2001 yılında Öger Tours bünyesinde kurulan Atlasjet, 1 Temmuz 2004 tarihinden itibaren yurt içinde faaliyetlerine devam ediyor. İlk kampanyalarında farklı farklı kılıklara girmiş (yanlış hatırlamıyorsam toplam dört farklı tipte) Toprak Sergen’li billboard reklamları ile tanıttı kendini şirket. Her ne kadar kampanya çoğu yetkin isimden “olmamış” değerlendirmesini alsa da; uçmaya ve uçakla seyahat etmenin insana yaşattığı “prestij” e düşkün olan Türk halkı tarafından büyük ilgi gördü Atlasjet.

Henüz ikinciyizHemen ardından da gazete okuyan herkesin hatırlayacağı o tam sayfalık ilanlar. Türkiye’nin en yüksek tirajlı gazetelerinde verilen tam sayfalık “Biz ikinciyiz” temalı reklamlar, Türk halkının ilgisini pek bir çekmişti. Düşünsenize, hem rahat(deri koltuklar), hem ucuz, hem de ikinci; he tabii bir de patronun pilotluğunu yaptığı uçakla uçma ihtimaliniz var; bu da ayrı bir karizma katar o şirkete.

Başta o kadar güzeldi ki her şey. Etkileyici bir reklam kampanyası, bu kampanyayı destekleyen kaliteli hizmet, hem de sudan ucuz. “Birinciye param yetmezse, ikinci ile giderim.” dedi tüketici.

Ancak “heydays” geride kaldı. Ne olduysa oldu, sonradan Atlasjet kimi tarifeli seferlerini kaldırdı, sebebi ise diğer havayollarına uçak kiralamayı daha karlı bulmasıydı ki gerçek de öyle zaten. Gel de bunu yolculara anlat. Siz ikinciyiz derken İstanbul’dan Adana’ya gidecek bir insana, seferimiz yok dediğinizde o gazetelere verdiğiniz bütün ilanlar bir anda kül oldu.

Tabii bunun olumsuz etkisi daha yavaş yayılıyor, daha kötü bir şey varsa o da uçak kazasıdır herhalde bir havayolu şirketi için. Kötü tesadüfe bakın ki Isparta kazası tam da bu olayın gitgide yayıldığı dönemde gerçekleşti. “Yolcusunu en çok seven havayolu” bu sevgiyi aktarmada ve anlatmada problemler yaşamaya başladı. THY’nin Amsterdam kazasına kıyasla çok daha başarılı bir kriz iletişimi yürüten firma filosundaki tartışılan McDonnell Douglas yapımı uçakların kira sözleşmesini fesh etse de yolcular bundan pek ikna olmuşa benzemiyordu.

Hala piyasadaki kimi rakiplerine göre ucuza uçuran firma şu an eski günlerini arıyor gibi gözüküyor. Farklı farklı açılımların yapıldığı bu dönemde bir açılım da Atlasjet’ten gelir mi? Bekleyelim ve görelim…


Follow

Get every new post delivered to your Inbox.