‘Ekonomi’ Kategorisi için Arşiv

Yatırımcılar için içeriden yardım.

26 Nisan, 2011
Türkiye’de başarılı ve beğenilen blog olmak oldukça zor. Binlerce blog arasından sıyrılmak kendini belli etmek kadar bir blog yazarını zorlayan bir durum yoktur bence. Son dönemlerde beğendiğim bir finans blogu oldukça ilgimi çekiyor bu konuda.
Kurulmasının üzerinden sadece 6 ay geçmesine rağmen 70 bin üzerinde takipçisi ile finans blogları arasında oldukça hızla yükselen bir yıldız olduğunu söyleyebilirim. Bir finans ve ekonomi blogunun başarısını referans alınan yazıların yayımlandığı sitelerden de görebilirsiniz. Insider Monkey Wall Street Journal, Financial Times, New York Times gibi sitelerde blog yazılarıyla yer almış bir site. Peki sitede neler mi var? Yüksek düzey iş adamları ne gibi hisse alım ve satımı yapıyor onu ücretsiz olarak görüp takip edebiliyorsunuz. Bunun yanısıra hedge fon yöneticilerinin de işlemlerini inceleme şansınız da var. Yatırımcıların oldukça ilgisini çekmesine şaşırmamalı.Sitenin adını mı merak ettiniz? Insider Monkey.
Bir göz atmanızı öneririm.

Borsa “Evet” Diyor!

16 Ağustos, 2010

This slideshow requires JavaScript.

Seçim zamanları her zaman seçim ekonomileri ve siyasetin ekonomi üzerindeki etkileriyle ilgili yazılır çizilir. Evet, bu da referandumla ilgili bir borsa yazısıdır.

İstanbul Menkul Kıymetler Borsası şu an de en çok kazandıran borsalar sıralamasında 11.sırada. Geçtiğimiz 10 yıla göre borsada işlem gören hisse senetlerinin değerlerinin toplamı 3-4 katı ve İMKB’deki yabancı payı %70lerde. Yani rekor seviyelerde.

Son 10 yılını gözlemlediğimizde ise bilonço şöyle: bir adet yerel kriz, bir adet küresel kriz ve de son %70ine hükmetmiş bir tek parti iktidarı.

Geçtiğimiz hafta depremi, anayasa kitapçığını, 2001 ve 2008 krizlerini görmüş bir trader’a son 10 yılda Türkiye’deki seyri etkileyen her olayı sorma fırsatı buldum. E-muhtıradan Ergenekon’a, one minute’ten Mavi Marmara’ya, Baykal’ın kasedinden son YAŞanan olaylara kadar her hatırladığım ayrıntının borsaya olan etkisini sorguladım. Cevap hepsi için “cık”tı. Son 10 yılda Türkiye’nin siyasetini etkileyen tek bir olay aynı zamanda İMKB’nin ana trendine etki edebilmiş: Tek parti iktidarı..

İMKB oldum olası koalisyonları sevmezmiş. Tek parti iktidari üstelik bu kadar da güçlü oy oranları ile devletin başına geldiği günden beri İMKB bir nebze olsun rahat uyumuş hep. Ve bu süreçte gerçekleşen “hükümetin gidişatını değiştirip erken seçime götürebilecek tüm olaylar”ın dışında kalan gelişmeler borsada zayıf trendler olarak görülmüş.

Evet, referandum “hükümetin gidişatını değiştirip erken seçime götürebilecek tüm olaylar”dan biri. Referandumda düşük de olsa “güçlü bir hayır”çıkma ihtimali var. Ve sadece %60-70lerde çıkacak net bir hayır RTE’yi erken seçime yönlendirecek. Dolayısıyla şu anda borsalarda klişe tabirle çok da “tedirgin bir bekleyiş” söz konusu değil.

Ayrıca yabancı yatırımcının payını da gözardı etmemek lazım. Yabancı, istikrarın bozulmaması için “evet” denmesi gerektiğini sürekli vurguluyor. Geçen hafta Türkiye’de yapılan anketlerde de CEO’ların “evet” yönündeki tahminleri gördük. Birbiri ardına gelen demeçlerden de anlaşılacağı gibi ekonomi daha yeni yeni toparlanır olmuşken herkes “status quo”cu.

Ekonomiden gelen status quo mesajının farklı yansıtılması gibi durumlar da söz konusu elbet. Şu an iktidarda AKP değil de CHP olsaydı ekonomi gene iktidarı desteklerdi.  Fakat bu evet aynı zamanda işsizliğe evet, enflasyona evet, daha ingilizce konuşmayı öğrenmeyi bilmeden uluslararası mecrada tavır yapmaya evet, hazır bir programın üstüne konup da ekonomiyi düzelttik diyenlere evet, seçim zamanı dağıtılan kömürlerle toplanan oylara evet, fahiş fiyatlardan et yemeye evet…

Yani bu “evet” ne demokrasiye evet, ne de özgürlüğe evet…

YALANLAR ÜSTÜNE

17 Mayıs, 2010

Evet, bir krizde daha sona gelindi. Batan finans kuruluşları, işsiz milyonlar bir tarafta dursun krizin asıl kazananları kendi yazdıkları senaryonun son perdesinde boy göstermeye devam ediyor. Amerikan Sermaye Piyasası Kurulu SEC’in halkın bankalara duyduğu öfkeyi dizginlemek maksadıyla yatırım bankası Goldman Sachs aleyhinde 16 Nisan tarihinde açtığı davanın ilk duruşması 27 Nisan’da yapıldı.

Davanın detaylarına geçmeden önce Goldman Sachs hakkında birkaç ufak not verelim. Goldman 1869’da Alman Marcus Goldman tarafından kuruldu. 1882 yılında damadı Samuel Sachs’ın ortak olmasıyla birlikte şirket Goldman Sachs adını aldı. 1929 yılındaki Büyük Buhran’da “100 dolarlık yatırıma – 900 dolarlık getiri” sağlayarak piyasadan para toplayan Goldman Sachs benzer bir operasyonu tekrarlamaya hazırlanırken karşısında en az kendisi kadar eski bir diğer yatırım devi Lehman Brothers’ı görür ki “batamayacak kadar büyük” denilen Lehman Brothers krizde iflasın eşiğindedir. Devletin Lehman Brothers’a yardım eli uzatmasını beklenirken devletin karar alma mekanizmalarına yerleştirilmiş eski Goldman çalışanları bu tip bir kurtarma operasyonuna yanaşmadı ve Lehman Brothers krizde tarihe gömüldü; Goldman Sachs ise krizde 13 Milyar Dolar kazandı. Dava sürecine dönersek Goldman Sachs’ın CEO’su Blankfein 27 Nisan’da görülen ve on bir saat süren ilk davada “seçilmiş” senatörler karşısında şirketini savunurken aynı zamanda kamu vicdanı da tatmin edilmiş, bankacılara hesap sorulmuş(!) oldu. Senatörler de halkın güvenini tekrar kazandı. Mahkeme sonunda senatörlerle Goldman yönetimi el sıkışıp kutlamalar yapmışlar mıdır bilinmez, ancak oyunun başrol oyuncusu zavallı(!) Blankfein’ın (ki kendisi 2008 başında bonuslar ve hisse gelirleriyle birlikte 54 Milyon Amerikan Doları kazanmıştı) değme aktörlere şapka çıkartacak performansı görülmeye değerdi açıkçası. Davanın gerekçesi ise Goldman Sachs’ın müşterilerini yanlış bilgilendirerek zarara uğratması olarak belirtiliyor. Detaylarda da yüksek riskli konut kredileri hakkında Goldman Sachs’ın müşterilerinden gizleyerek onları bir milyar dolarlık zarara uğratması gösteriliyor. Dava henüz sonuçlanmadı, ancak hem Goldman Sachs yönetimini üzmeyecek hem de kamu vicdanını rahatlatacak bir para cezası verilmesi olası görünüyor.

Uzun lafın kısası, krizlere reçete olması amacıyla ortaya çıkarılan kurtarma paketleri; halktan toplanan vergilerin önce yönetim kusurları nedeniyle zarara uğradığı iddia edilen şirketlerin kasalarına, daha sonrada şirketlerin krediler yoluyla borçlandığı yatırım bankalarının kasasına gitmeye devam ediyor.

Erman KAYA

ENFLASYON YİNE ÇİFT HANE

9 Mayıs, 2010

Açıklanan Nisan ayı enflasyon oranlarının çift haneli rakamlara ulaşması her ne kadar aklımıza enflasyon canavarını getirse de durumun o kadar da iç karartıcı olmadığını söyleyebiliriz. Öncelikle sayısal verilere bakalım. TÜFE bir önceki aya göre %0.60 artış gösterirken, geçen yılın aynı ayına göre %10.19 artış gösterdi. ÜFE de ise Mart ayına göre %2.35, geçen yılın aynı ayına göre %10.42 artış gerçekleşti. TÜFE oranlarındaki artış beklenen seviyede olurken, ÜFE tarafındaki artış beklenenin üstünde gerçekleşti. CNBC-e anketine göre Nisan ayı TÜFE artışı %0.85, ÜFE artışı %0.94 olarak öngörülüyordu. RBS analistlerinden Timothy Ash tüketici fiyatlarındaki beklentilerin altında gerçekleşen %0.60’lık artışı iyi haber olarak nitelendirirken, Mart ayında tek haneli olan enflasyon oranın çift haneye yükselmesini kötü haber olarak yorumladı. Peki enflasyon oranlarındaki bu artış neye dayanıyor? TÜFE’de temel harcama gruplarındaki en yüksek artış %10.58 ile giyim ve ayakkabı grubunda yaşandı. ÜFE’de ise en yüksek artış %9.31 ile tarım sektöründe gerçekleşti. Nisan ayının zam şampiyonu ise %47.08’lik artışla kuru soğan oldu. Bildiğiniz üzere kuru soğan fiyatları 3-4 lira arasında değişiyordu.Son günlerde fiyat artışıyla gündemden düşmeyen bir diğer ürün ise kırmızı et. Açıklanan rakamlara göre dana eti %6.51, koyun eti %4.43 oranında artış gösterdi. Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan da enflasyon oranındaki artışı et fiyatlarındaki şiddetli artışa bağladı. Yapılan değerlendirmeler enflasyon oranındaki artışın devam edeceği yönünde, en azından Eylül ayına kadar tek ve çift hane arasında gidip geleceği yorumları yapılıyor.

Enflasyon oranlarındaki artışın ardından akla gelen bir diğer konu Merkez Bankası’nın faiz artırımına gidip gitmeyeceği. Ekonomistlerin değerlendirmeleri TÜFE’deki artışın iyi bir görüntü çizmesi nedeniyle Merkez Bankası’nın üzerinde çok büyük bir baskı oluşmayacağı ancak enflasyon oranının çift haneye ulaşması nedeniyle faiz artırımına gidilebileceği yönünde. Ali Babacan enflasyondaki bu tarz iniş çıkışların sorun olarak görülmemesi gerektiğini ve bu nedenle faizler üzerinde ciddi bir baskı oluşturmasını beklemediklerini söyledi.

Çiğdem Eltemur

Yunanistan’ı Sigortalayacak Kahinler!

29 Nisan, 2010

Geçtiğimiz günlerde Avrupa’nın şımarık çocuğu Yunanistan’ın yaramazlıklarının aşırıya kaçtığını ispatlayan bazı göstergeler açıklandı. Bu göstergelerden en önemli ve birbiriyle bağlantılı iki tanesi CDS ve yıllık Euro faizi oranları. Yunanistan’ın içinde bulunduğu belirsizlik ortamı nedeniyle bu oranlar gün içinde dahi aşırı volatilite gösterdiği için yazıda belirttiğim oranların takip ettiğiniz güncel oranlardan farklı olması gibi bir durumla karşılaşabilirsiniz. Bu yazıda da bu oranların geldiği noktadan ziyade ne anlama geldikleri üzerinde duracağım. 28 Nisan 2010 tarihinde Yunanistan CDS’leri 911 baz puana ve Yunanistan’daki yıllık Euro faiz oranı da %38’e kadar yükseldi.  Öncelikle CDS kavramının ne anlama geldiğini açıklamak istiyorum.

CDS (Credit Default Swap) en basit ifadeyle tahvil ve bonoların riskini yok etmek amacıyla işleyen bir sigorta sistemidir. Günlük hayatta bir otomobil için sigorta sistemi nasıl işliyorsa Credit Default Swap uygulaması da aynı şekilde işlemektedir. Daha basite indirgersek, 3 ana unsurdan oluşmaktadır. Bu unsurlar borç veren, borçlu ve aracıdır. Eğer borç veren, verdiği borçla ilgili riskler gözlemliyorsa ve verdiği borcun geri ödenmeme riskine karşı en azından gelirin bir kısmını ve anaparayı sigortalatmak istiyorsa bu borcun riskini bir bedel karşılığında bir aracıya satmaktadır. Böylelikle borçlu borcunu ödeyemese de borç veren riskini sattığı için zararını minimize etmiş olacaktır. Borçlu, borç veren ve aracı arasındaki sistemi, riskin büyüklüğü oranında kuran bu uygulama CDS (Credit Default Swap) olarak literatüre geçmiştir.

Bu noktada Yunan tahvilinin CDS oranının 911 baz puana yükselmesinin taşıdığı anlam şudur: Yunanistan tahvili alarak Yunanistan’a belirli oranda (28 Nisan için %14) borçlanma şansı tanıyan bir borç veren bu işlemdeki riski (buradaki risk ülkenin moratoryum ilan etmesidir) yok etmek için %9,11 oranındaki faiz gelirini riski üstelenen aracıya vermek zorundadır. Dünya üzerindeki bazı ülkelerin CDS baz puanlarına baktığımızda Yunanistan’ın içinde bulunduğu çıkmazın ne derece kötü olduğunu gösteriyor.

Yunanistan: 911              Portekiz: 400

Arjantin: 849                  İspanya: 200

Pakistan: 683                 Türkiye:  196

CDS baz puana ek olarak Yunanistan’daki yıllık Euro faiz oranının %38’e kadar yükselmiş olmasının dramatik sonuçları vardır. Türkiye’de bu oranın %3,4, Almanya’da ise %0,8 düzeyindedir. Aslına bakıldığında bu oran büyük bir yatırım fırsatıdır. Yunanistan’ın AB tarafından kurtarılacağını bilen ve iflas yolunun söz konusu olmadığını hisseden bir yatırımcı için bu oran yüzyılın yatırım fırsatlarından biri olabilir. Ancak AB’nin Portekiz, İspanya ve Yunanistan arasında çifte standarda gitmek istemediği bir ortam mevcutken ve bu nedenle AB hiç olmadığı kadar temkinliyken bu riski almak için öngörüsü yüksek bir yatırımcıdan ziyade geleceği ziyaret etmiş bir kahin olmak gerekiyor.

Onur Okut

Sam Amca Fast-Food Yemeyi Bırakmamızı İstiyor!

27 Nisan, 2010

This slideshow requires JavaScript.

Spor Ekonomisi, Turizm Ekonomisi gibi makro ekonomilerin  yanı sıra Kahve Ekonomisi, Sigara Ekonomisi gibi mikro ekonomiler de günümüz ekonomi konseptleri içinde yerlerini çoktan aldı. Şimdi ise onlara bir yenisi daha eklendi: Fast – Food Ekonomisi…

Hiç kuşkusuz geleceğin günümüzü şimdiden etkisi altına almış en güçlü trendlerinden biri “Sağlıklı Yaşam”.  Artık food courtlarda ev yemekleri yapan veya sağlıklı salata seçenekleri ile müşterilerinin karşısına çıkan restoranların önü tıklım tıklım dolarken  iş çıkışı spora gitmek de çalışanların en büyük lüksleri arasında. Bir el çırpması ile tüm dünya ekonomilerini etkilemeyi başaran büyük ekonomi(!) Amerika Birleşik Devletleri ise bugünlerde ne faizlerdeki baz puanlık düzenlemelerle ne de finansal balonları ile ortalığı karıştırıyor. Şu sıralar ABD hükümeti halkın belki de en büyük sorunu olarak görülen obeziteyi önlemek adına fast – food ürünlerine getirilmesi gündemde olan  vergileri tartışıyor. Anlaşılan Türkiye’de “Medium” olarak satışa sunulan Amerikan “Small”larını tüketen vatandaş  Newyork’ta metrolara kadar yerleştirelen Dr. Mehmet Öz önerilerini ya dinlemiyor ya da dinlese bile nesilden nesile aktarılmış olan bu tüketim alışkanlığını sağlıklı bir alışkanlığa saptırmak için belki de nesiller sürecek bir süreç gerekiyor.

Tabii ABD bunu tartışırken Türkiye de dahil tüm dünya onlara eşlik etmeye başladı.  Tartışmanın ana başlıkları da şöyle belirlendi: 1. Fast – food ürünleri ne kadar elastik? 2. Vergiler tüketicinin alışkanlıklarını ne kadar değiştirebilecek? 3. Verginin yaratacağı psikolojik etki amaca ulaşılmasında ne derece bir ters etki oluşturacak?

  1. Bu sorunun cevabı hakkında fikir yürütmek için “Kahve Ekonomisi” yazısında da değindiğim ve mikroekonominin temellerini oluşturan arz, talep ve elastiki kavramlarının üzerinden geçmek gerekirse sigara elastik olmayan bir üründür. Dolayısıyla siz fiyatını ne kadar artırırsanız artırın tüketici sigara tüketmekten ürünün elastikisi ölçüsünde çok da fazla vazgeçmeyecek ve koyacağınız tüm vergilere rağmen bu oran ölçüsünde tüketimine belki biraz kısarak devam edecektir.  Peki bu fast – food ürünleri için nasıl gerçekleşir? İşte bu noktada belki de bu düzenlemenin  yapılabilmesi için dünyanın bir yerinde birkaç ekonomist almış eline bir kağıt kalem fast – food elastikini hesaplıyordur.  Fakat gözardı edilmemesi gereken bir nokta var ki o da bu elastikinin sigara gibi tüm dünyada ortamala aynı düzeyde olacak ortak bir elastiki değil; kültürden kültere önemli oranlarda değişecek olduğundan her ülke için belki de ayrı hesaplanması gerekliliğidir.
  2. Eğer fast – food ürünleri gerçekten elastik olmayan sınıfta yer alıyorsa yani bu sağlıksız yeme alışkanlığı vatandaş için vazgeçilemeyecek seviyeye geldiyse işte o zaman vergi amacından birazcık sapıp sağlıklı yeme alışkanlığı kazandırmak yerine devleti biraz zenginleştirecek. Yalnız belki de bu elastiki etkileyecek ama formüle asla dahil edilmeyen bir nokta var ki o da 3. Sorunun cevabı olarak karşımıza çıkıyor. Fiyatı arttığı için psikolojik olarak bundan etkilenecek ve onun için maddi anlamda daha ulaşılmaz hale gelmiş olan bir hamburger menü için eskisinden daha çok isteyecek olan tüketici. Özellikle çocuklar üzerinde etkisinin daha çok görülmesi tahmin edilen bu etken elastik olmayan bir ürünü daha da elastiklikten uzaklaştıran ve bu şiddeti artıran  çok önemli bir faktör.

Uzmanlar bu konularda farklı görüşlerini bildirirken bir kısım bunun bir faydası olmayacağını insanların ne olursa olsun yemek istedikleri şeyleri yiyeceğini, bir kısım kalorili besin tüketimini azaltacağını düşünürken bir başka görüş ise kalorili besinlere vergi koymak yerine sağlıklı besinlerin fiyatında indirime gidilmesi gerekliliğini savunuyor.

Dünyadaki obez populasyonun 2/3′ünü oluşturan ABD diğer ülkelere ne kadar ilham olur veya bu vergiler ne kadar yararlı olur önümüzdeki günlerde çok rahat izleyebileceğiz. Balkan ülkelerinden Romanya Mart ayında “Fast-food Tax” uygulamasına geçti bile…

Ortadan Kalkan Sınırlar

18 Mart, 2010

Hükümetin dış politikada daha atak olma adı altında uyguladığı en göze çarpan politika birçok ülkeyle vize uygulamasının karşılıklı olarak kaldırılması oldu. Vize uygulamaları ile ilgili resmî bilgiye Dışişleri Bakanlığı’nın internet sitesinden*; vize uygulamasının kaldırıldığı ülkelerin listesine ise pek çok haber sitesinden** ulaşabilirsiniz. Karayipler’deki ada ülkelerinden sınır komşularımıza kadar 58 ülke Türk vatandaşlarına vize muafiyeti sağlıyor. Bu listelerde göze çarpan bir eksiklik Azerbaycan oluyor. Daha önce 2009 Aralık ayında imzalanması plânlanan protokol, görünüşe göre son dönemde iki ülke arasındaki gerilimler nedeniyle ertelendi. Ekonomik anlamda getiri beklenen Katar ve Mısır anlaşmaları ise kapıda.

AB’nin Türkiye’ye uyguladığı vize rejimi de şu sıralar tartışma konusu. Ocak ayında AB’nin Sırbistan, Karadağ ve Makedonya’ya vize muafiyeti tanımasının ardından Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu: “Türkiye katılım müzakerelerini sürdürürken bu hakkın Türk vatandaşlarına tanınmamasının kabul edilir bir yanı yoktur.” açıklamasını yapmıştı. AB, vize muafiyeti için önkoşul olarak geri kabul anlaşmasını koyuyor. Geri kabul anlaşması, AB’ye üye olmayan ülkeler üzerinden bir AB ülkesine giriş yapan kaçakların o ülkeye geri iade edilmesini öngörüyor. Başmüzakereci Egemen Bağış, vize uygulamasının kalkması ve Türkiye’nin aleyhinde pek çok madde içeren Gümrük Birliği Anlaşması’nın yeniden incelenmesi konularının müzakerelerde birinci madde haline getirildiğini açıkladı. Diğer yandan, Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkanların en büyük tezlerinden biri 70 milyonluk Türk nüfusunun serbest dolaşım hakkı kazanmasının sorun doğuracağı iken; geri kabul anlaşması gibi teknik konular halledilse bile AB’nin vize uygulamasının kaldırılmasına ne kadar sıcak bakacağı hâlâ bir soru işareti.

Hükümet vize uygulamalarının kaldırılmasını çok büyük bir adım olarak görüyor. Komşularımız arasında vize uygulamasının kalktığı ülkeler Suriye, İran ve Gürcistan. Özellikle Suriye’de bu uygulamanın faydası, bayramlarda sınır kapılarında oluşan bayramlaşma izdihamının ortadan kalkmasıyla görüldü. Ekonomik beklentiler açısından bakıldığında ise, zaten günlük giriş çıkışların çok zor olmadığı ve ticarî canlılığın belli bir düzeyde olduğu bu ülkelerde pek ciddi bir ticarî hacim artışından bahsedilmiyor. Listeye baktığımızda göze çarpan bir diğer nokta da Japonya gibi gelişmiş bir ekonominin ve Güney Kore, Arjantin, Brezilya, Tayland gibi gelişmekte olan ülkelerin de bu listede yer almaları. İşin doğrusu, bu vize muafiyeti anlaşmalarının getirilerinin ve götürülerinin ne olduğunu tam olarak belirleyebilmek için vakit erken görünüyor. Ancak yine de hükümetin kısa vadede aradıklarını henüz bulamadığı da bir gerçek.

* http://www.mfa.gov.tr/turk-vatandaslarinin-tabi-oldugu-vize-uygulamalari.tr.mfa
** http://www.haberturk.com/haber.asp?id=207124&cat=180&dt=2010/02/15

Alperen ÖZKAN

GALATASARAY’DA MUTLU SON: BİRLEŞME

13 Mart, 2010

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde Türkiye’nin güzel bir spor kulübünde bir birleşme hikâyesidir dillerden düşmüyormuş. Çoğu kimse de nedir ne değildir bu birleşme diye sormuyormuş birbirine. Öyleyse süreci kısaca özetlemekte fayda var siz merak edenlere. Mekteb-i Sultani, yani Galatasaray Lisesi mensuplarından oluşan bir grup tarafından kurulan ve yalnızca gelirlerin toplandığı Galatasaray Sportif Sınaî ve Yatırımlar A.Ş. ve yine aynı lise mensupları tarafından kurulan, yalnızca giderlerin toplandığı Galatasaray Spor ve Futbol İşletmeciliği A.Ş.’nin birleşmesidir bu dillerden düşmeyen.

Gelirlerin toplandığı Sportif A.Ş., İMKB’de işlem görmeye başlar ve yaklaşık olarak hisselerinin yüzde 37’lik kısmı halka arz edilir. Giderlerin yazıldığı Futbol A.Ş. ise geriye kalan yüzde 63’lük hisselerin sahibidir. Yani Ayşe teyzemin ekonomisiyle, Galatasaray’ın 100 lirası varsa, bunun 37 lirası yatırımcıların yani şirketin diğer ortaklarının, 63 lirası da Galatasaray’ın cebindedir. Amma velâkin, Galatasaray kulübünün yaşadığı finansal kriz de ortadadır ve haliyle bu 37 lirayı da dışarıya vermek istemez. Bunun sonucunda da, 2006 yılından bu yana temettü, yani kar dağıtımını yapmamaya başlar. Sportif A.Ş. gelirlerinin tamamını Galatasaray Kulübü Derneğine ve Futbol A.Ş.’ye borç olarak verir. Bu borç, Mayıs 2009 verilerine göre, 300 milyon dolar gibi bir rakama ulaşır.  Gelirlerin ve giderlerin ayrı ayrı toplandığı bu şirketlerin birleştirilmesi, Galatasaray Kulübü’nü daha ağır finansal bir buhrana sürüklemeden kurtaracak çözüm noktası olarak görülür.

Bu birleşme hareketi sayesinde gelir ve giderler aynı yerde toplanacağından mali tablonun daha iç açıcı olacağı düşünülür ve SPK’ya müracaat edilir. (24 Şubat 2010) Galatasaray’ın düzlüğe çıkmasını sağlayacak olan ehemmiyeti yüksek olan bu projeye kaynak da bulunur. Denizbank’ın liderliğinde beş banka, Galatasaray Spor Kulübü’ne 6,5 yıl vadeli 70 milyon dolarlık Türk spor tarihinde tek seferdeki en büyük kredi olanağını sağlar. Konuyla ilgili olarak Adnan Polat; dört sene önce yönetime geldiklerinde Sportif A.Ş.’nin sürdürülebilir bir yapı olmadığını fark ettiklerini dile getirmiş ve eklemiş: ‘Uzun uğraşlardan sonra mevcut hastalığın ortadan kaldırılabilmesi için gerekli finansmanı, yaptığımız kredi sözleşmeleriyle temin etmiş bulunuyoruz. Bu kaynağın önemli bölümünü SPK müsaadesi ve çağrı marifeti ile Galatasaray Kulübü tarafından satın alınması esas olacak. Bizim yaptığımız hesap modeli ile hisse başına 116 TL olarak belirledik. Tabii bunun nihai değerlendirmesini SPK yapacak.’  Ayrıca Polat bu beş bankaya (Denizbank’ın koordinatörlüğünde Şekerbank, Demir-Halk Bank NV, Bankpozitif ve Halkbank)  cesaretlerinden ve Türk Sporu’na katkılarından dolayı teşekkürlerini de iletir.

Ne diyelim, umarız ki Türk spor tarihinin en eski kulüplerinden biri olan Galatasaray, bu birleşme ve devamında yapılması planlanan daha nice projeler sayesinde mali açıdan refaha ulaşır ve spordaki başarılarını mali açıdan da taçlandırmasını bilir.

 Burcu ŞEN

Avrupa’da En Yüksek Enflasyon Türkiye’de

9 Mart, 2010

Enflasyon rakamları geçtiğimiz çarşamba günü açıklandı. Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) verilerine göre yıllık enflasyon tüketici fiyatları endeksinde (TÜFE) 14 aydan sonra yüzde 10,13′le yeniden çift haneli olurken, üretici fiyatları endeksinde (ÜFE) ise yüzde 6,82′ye yükseldi. Şubat ayı TÜFE yüzde 1,45; ÜFE ise yüzde 1,66 arttı. Aralık 2008’den bu yana yıllık bazda ilk kez çift haneye ulaştı. Son 5 aydır piyasadaki beklentilerin altında bir trend izleyen enflasyonun böylesine sıçrayış yapmasının sebepleri arasında baz etkisi, şubat ayında hava şartlarının çok kötü olması ve de sel baskınlarının yaşanması gösterilebilir. Bu koşullar doğal olarak meyve sebze üretimini etkiledi. Bu da gıda fiyatlarına yansıdı.  

 OKFRAM’ a (Okan Üniversitesi Finansal Riskleri Araştırma ve Uygulama Merkezi) göre Türkiye, Avrupa bölgesinde en yüksek tüketici enflasyonuna sahip olan ülke oldu. Türkiye’de yıllık enflasyon yüzde 10,13; İngiltere 3,5; batan Yunanistan’da 2,3; Fransa 1,2; Almanya 0,8; AB bölgesinde ortalama yaklaşık 1,7olarak saptandı.

 TÜFE’ de bir ay önceye göre en yüksek artış yüzde 5,01 ile gıda ve alkolsüz içecekler grubunda gerçekleşti. Yıllık TÜFE’de bir önceki yılın aynı ayına göre, en yüksek artış yüzde 52,88 ile alkollü içecekler ve tütün grubunda oldu. Yüzde 14,84 ile gıda ve alkolsüz içecekler, yüzde 9,68 ile ulaştırma, yüzde 8,28 ile de lokanta ve oteller bunu takip etti. ÜFE’de aylık değişim tarım sektöründe yüzde 4,04; sanayide yüzde 1,16 oldu. Tarım sektörü endeksinde, Aralık 2009’a göre yüzde 6,68; bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 19,73 artış gerçekleşti. Sanayi sektörü endeksinde ise Aralık 2009’a göre yüzde 1,34; bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 4,16 artış yaşandı.

 Bu rakamlar iyi, güzel, hoş da bizim üzerimizde ne etkisi olacak derseniz; yaşam pahalılığı, emeklinin, asgari ücretlinin, dar ve sabit gelirlinin daha da fakirleşmesine ve hayat kalitesinin iyiden iyiye kötüleşmesine sebep olacak. Şu da bir gerçek ki: dar ve sabit gelirlinin gıda, ısınma, barınma, ulaşım gibi temel ihtiyaçlarının, harcamaları içindeki payı nispeten daha varlıklı olanlarınkiyle aynı değil. Çünkü dar gelirli vatandaşın, harcamaları içinde nispi fiyatı artan mal ve hizmetlerin oranı çok daha yüksektir.

 Birçok devlet büyüğümüzün görüşüne göre belki de bu saptamalar felaket tellallığından başka bir şey değildir. Amma velâkin, ortada da bir gerçek var ki daha yurtiçi ve yurtdışı talep yokken, yani krize bağlı olarak piyasalarda var olan durgunluk hala geçmemişken enflasyon çift haneye çıkıyorsa ve bu enflasyonun fakirleri çok daha ağır bir şekilde etkileyeceği de aşikârsa, yönetenlere çok iş düşüyor bence. Ekonomimiz çok iyi, bundan sonra Türkiye’nin sırtı yere gelmez, enflasyonun yükselmesi mevsimsel, Türkiye güçlü ekonomiye sahiptir, kriz de nesi canım gibi beylik laflar etmeye gelmez. Aman dikkatli olmak lazım, neme lazım enflasyondan sırtı yere gelen halkı seçim zamanı dağıtılan kömür, beyaz eşya vb. malzemeler de kurtarmazsa…

 Burcu Şen

İşsizlik Rakamları Açıklandı

5 Mart, 2010

2009 yılını kapsayan işsizlik rakamları Türkiye İstatistik Kurumu’nca açıklandı. Açıklanan rakamlara göre işsiz sayısı 2008 yılına göre 860 bin kişi artarak 3 milyon 471 bin kişiye yükseldi. Oran bazında ise 3 puanlık bir artış yaşandı ve işsizlik oranı %14 seviyelerinde gerçekleşti. (Yandaki tabloda aylara göre işsizlik oranlarını görebilirsiniz)

İllere göre bakacak olursak, İstanbul’da işsiz sayısı bir önceki yıla göre %52,7 artarak 750 bin kişiyi aştı ve İstanbul işsiz sayısı bakımından birinciliğini sürdürdü. Adana-Mersin bölgesi ise 290 bin işsizle ikinci sıraya yerleşti. İzmir’de 220 bin, Ankara’da ise 210 bin civarı işsiz tespit edildi. Ayrıca Tokat, Samsun, Çorum, Amasya bölgesi ve Batman, Mardin, Siirt, Şırnak bölgesinde ise işsizlik oranları geriledi.

Peki, bu rakamlar ne kadar iç açıcı? Geçen yılla kıyaslandığında az da olsa arttığı görülen işsizlik oranı her ne kadar çok gibi görünse de, kriz sonrası Türkiye için gayet umut verici. Zira orta vadeli programa göre işsizlik oranı 14,8 olarak öngörülüyordu. Ocak ayında dış ticaret açığının geçen yılın aynı dönemine göre %160,6 artarak 3.64 milyar dolara ulaşması ve bütçenin Ocak ayında 3,1 milyar dolar açık vermesi haberlerine karşın işsizliğin beklenenin altında olması işsizliğin azalması adına iyi olarak değerlendirilebilir.

İşsizliğin artmasında tek etken kriz değil. Köydeyken iş sahibi olan insanların şehre göç ettikten sonra işsiz statüsüne geçmeleri, firmaların teknolojik gelişmeleri kullanarak daha az elemana ihtiyaç duymaları ve bazı firmaların üretim maliyetlerini azaltmak amacıyla fabrikalarını Uzakdoğu ülkelerine taşıması da son dönemde işsizliğin artmasında önemli etkenler arasında gösterilebilir.

Son olarak işsizlerin profilleriyle ilgili birkaç önemli rakam:

  • %72’si erkek nüfus, %28i bayan nüfus
  • Yaklaşık %56’sı lise ve altı eğitimli
  • Genç nüfusta işsizlik oranı % 20
  • %89’u daha önce bir işte çalışmış

Ufuk Doğan


Follow

Get every new post delivered to your Inbox.