‘Makroekonomi’ Kategorisi için Arşiv

YALANLAR ÜSTÜNE

17 Mayıs, 2010

Evet, bir krizde daha sona gelindi. Batan finans kuruluşları, işsiz milyonlar bir tarafta dursun krizin asıl kazananları kendi yazdıkları senaryonun son perdesinde boy göstermeye devam ediyor. Amerikan Sermaye Piyasası Kurulu SEC’in halkın bankalara duyduğu öfkeyi dizginlemek maksadıyla yatırım bankası Goldman Sachs aleyhinde 16 Nisan tarihinde açtığı davanın ilk duruşması 27 Nisan’da yapıldı.

Davanın detaylarına geçmeden önce Goldman Sachs hakkında birkaç ufak not verelim. Goldman 1869’da Alman Marcus Goldman tarafından kuruldu. 1882 yılında damadı Samuel Sachs’ın ortak olmasıyla birlikte şirket Goldman Sachs adını aldı. 1929 yılındaki Büyük Buhran’da “100 dolarlık yatırıma – 900 dolarlık getiri” sağlayarak piyasadan para toplayan Goldman Sachs benzer bir operasyonu tekrarlamaya hazırlanırken karşısında en az kendisi kadar eski bir diğer yatırım devi Lehman Brothers’ı görür ki “batamayacak kadar büyük” denilen Lehman Brothers krizde iflasın eşiğindedir. Devletin Lehman Brothers’a yardım eli uzatmasını beklenirken devletin karar alma mekanizmalarına yerleştirilmiş eski Goldman çalışanları bu tip bir kurtarma operasyonuna yanaşmadı ve Lehman Brothers krizde tarihe gömüldü; Goldman Sachs ise krizde 13 Milyar Dolar kazandı. Dava sürecine dönersek Goldman Sachs’ın CEO’su Blankfein 27 Nisan’da görülen ve on bir saat süren ilk davada “seçilmiş” senatörler karşısında şirketini savunurken aynı zamanda kamu vicdanı da tatmin edilmiş, bankacılara hesap sorulmuş(!) oldu. Senatörler de halkın güvenini tekrar kazandı. Mahkeme sonunda senatörlerle Goldman yönetimi el sıkışıp kutlamalar yapmışlar mıdır bilinmez, ancak oyunun başrol oyuncusu zavallı(!) Blankfein’ın (ki kendisi 2008 başında bonuslar ve hisse gelirleriyle birlikte 54 Milyon Amerikan Doları kazanmıştı) değme aktörlere şapka çıkartacak performansı görülmeye değerdi açıkçası. Davanın gerekçesi ise Goldman Sachs’ın müşterilerini yanlış bilgilendirerek zarara uğratması olarak belirtiliyor. Detaylarda da yüksek riskli konut kredileri hakkında Goldman Sachs’ın müşterilerinden gizleyerek onları bir milyar dolarlık zarara uğratması gösteriliyor. Dava henüz sonuçlanmadı, ancak hem Goldman Sachs yönetimini üzmeyecek hem de kamu vicdanını rahatlatacak bir para cezası verilmesi olası görünüyor.

Uzun lafın kısası, krizlere reçete olması amacıyla ortaya çıkarılan kurtarma paketleri; halktan toplanan vergilerin önce yönetim kusurları nedeniyle zarara uğradığı iddia edilen şirketlerin kasalarına, daha sonrada şirketlerin krediler yoluyla borçlandığı yatırım bankalarının kasasına gitmeye devam ediyor.

Erman KAYA

Yunanistan’ı Sigortalayacak Kahinler!

29 Nisan, 2010

Geçtiğimiz günlerde Avrupa’nın şımarık çocuğu Yunanistan’ın yaramazlıklarının aşırıya kaçtığını ispatlayan bazı göstergeler açıklandı. Bu göstergelerden en önemli ve birbiriyle bağlantılı iki tanesi CDS ve yıllık Euro faizi oranları. Yunanistan’ın içinde bulunduğu belirsizlik ortamı nedeniyle bu oranlar gün içinde dahi aşırı volatilite gösterdiği için yazıda belirttiğim oranların takip ettiğiniz güncel oranlardan farklı olması gibi bir durumla karşılaşabilirsiniz. Bu yazıda da bu oranların geldiği noktadan ziyade ne anlama geldikleri üzerinde duracağım. 28 Nisan 2010 tarihinde Yunanistan CDS’leri 911 baz puana ve Yunanistan’daki yıllık Euro faiz oranı da %38’e kadar yükseldi.  Öncelikle CDS kavramının ne anlama geldiğini açıklamak istiyorum.

CDS (Credit Default Swap) en basit ifadeyle tahvil ve bonoların riskini yok etmek amacıyla işleyen bir sigorta sistemidir. Günlük hayatta bir otomobil için sigorta sistemi nasıl işliyorsa Credit Default Swap uygulaması da aynı şekilde işlemektedir. Daha basite indirgersek, 3 ana unsurdan oluşmaktadır. Bu unsurlar borç veren, borçlu ve aracıdır. Eğer borç veren, verdiği borçla ilgili riskler gözlemliyorsa ve verdiği borcun geri ödenmeme riskine karşı en azından gelirin bir kısmını ve anaparayı sigortalatmak istiyorsa bu borcun riskini bir bedel karşılığında bir aracıya satmaktadır. Böylelikle borçlu borcunu ödeyemese de borç veren riskini sattığı için zararını minimize etmiş olacaktır. Borçlu, borç veren ve aracı arasındaki sistemi, riskin büyüklüğü oranında kuran bu uygulama CDS (Credit Default Swap) olarak literatüre geçmiştir.

Bu noktada Yunan tahvilinin CDS oranının 911 baz puana yükselmesinin taşıdığı anlam şudur: Yunanistan tahvili alarak Yunanistan’a belirli oranda (28 Nisan için %14) borçlanma şansı tanıyan bir borç veren bu işlemdeki riski (buradaki risk ülkenin moratoryum ilan etmesidir) yok etmek için %9,11 oranındaki faiz gelirini riski üstelenen aracıya vermek zorundadır. Dünya üzerindeki bazı ülkelerin CDS baz puanlarına baktığımızda Yunanistan’ın içinde bulunduğu çıkmazın ne derece kötü olduğunu gösteriyor.

Yunanistan: 911              Portekiz: 400

Arjantin: 849                  İspanya: 200

Pakistan: 683                 Türkiye:  196

CDS baz puana ek olarak Yunanistan’daki yıllık Euro faiz oranının %38’e kadar yükselmiş olmasının dramatik sonuçları vardır. Türkiye’de bu oranın %3,4, Almanya’da ise %0,8 düzeyindedir. Aslına bakıldığında bu oran büyük bir yatırım fırsatıdır. Yunanistan’ın AB tarafından kurtarılacağını bilen ve iflas yolunun söz konusu olmadığını hisseden bir yatırımcı için bu oran yüzyılın yatırım fırsatlarından biri olabilir. Ancak AB’nin Portekiz, İspanya ve Yunanistan arasında çifte standarda gitmek istemediği bir ortam mevcutken ve bu nedenle AB hiç olmadığı kadar temkinliyken bu riski almak için öngörüsü yüksek bir yatırımcıdan ziyade geleceği ziyaret etmiş bir kahin olmak gerekiyor.

Onur Okut

Geçmiş Dönülemeyecek Kadar Uzak (Too Late To Return)

25 Ocak, 2010

Son zamanlarda ABD Başkanı Barack Obama’nın bankacılara yaptığı çağrılar oldukça ses getirdi. Geçen hafta başkanın konuyla ilgili verdiği demeçlerde “kavga istiyorlarsa varım” tarzı yaklaşımları zaten kendi siyasetçilerimizden aşina olduğumuz için bu olayı çok garip karşılamadık. Garipseyeceğimiz nokta belki de bu söylemlerle Wall Street’deki hisseler (özellikle Amerika’daki büyük yatırım bankaları hisseleri) değer kaybederken, Türkiye’deki hisse senedi piyasasının da bundan olumsuz etkilenmesi. Bunun sebebi “Bankacılık Sistemine Obama Devrimi” diye lanse edilen yeni düzen taslaklarının aslında oldukça büyük çaplı olması. Dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta ise bu kavramların geçen hafta çıkmış olacak kadar da “yeni” olmaması.

Kısaca Obama Finans Devrim Taslağı

Taslak ilk olarak 18 Haziran 2009 tarihinde açıklandı, ama o kadar büyük çapta bir yankı uyandırmadı. Tıklayarak
bulabileceğiniz maddeler aslında düzenlemenin biraz daha artacağı, risk unsuru taşıyan ve batışlarının piyasalarda büyük etkiler yaratacağı öngörülen şirketlerin biraz da devlet eliyle daha sıkı denetlenmesini öngörmekteydi.

2009 Aralık ayında ise bu taslağa paralel olarak Obama, Amerika’daki en büyük 12 bankanın yöneticisiyle yaptığı toplantı sonrasında “küçük bankalara da kredi verin” diyerek daralan piyasaları canlandırma noktasında büyük bankalara bir “abi nasihati” veriyor, kendilerinin de 100 bin doların altındaki şirketlerin (KOBİ’lerin) kredi alımlarını kolaylaştırmaya yönelik düzenlemeleri de kaydedeceklerinin sinyalini veriyordu.

Bunların yanı sıra krizden mağdur şirket yöneticilerin ve kamu kaynaklarının Lehman Brothers’dan sonra “batırılmaları göze alınamayacak kadar büyük” (too big to fail) şirketleri kurtarmak için harcanmış olmasını içine sindiremeyen vatandaşların gönüllerini okşamak adına demeçlerinde yer yer iki şeyden bahsediyordu. İlki, kamu varlıklarını bu şirketlere aktarıp birçok kişinin işsiz kalmasını önledikleri ve ikincisi ise “Sorunlu Varlıkları Kurtarma Programı’nda” (TARP) kullanılan yaklaşık 700 bin dolarlık kamu varlığının geri alınacağı.

Obama’nın Bankacılarla Güncel Kavgası

Bugüne geldiğimizde değişen üslubun yanında aslında düzenleme ve sınırlandırmalarının da çok ciddi düzeylere gelmesi söz konusu ediliyor. “Sorunlu Varlıkları Kurtarma Programı” kapsamında harcanan 700 bin doların 2013 yılına kadar 1,2 milyon dolar olarak sorunlu varlık sahipleri şirketlerden vergi olarak söke söke alınacak. Ayrıca bundan sonra şirketlere, batmaları halinde ABD ve hatta dünya piyasalarında krize yol açacak kadar risk taşımalarını engellemek için büyüme sınırı getirilecek. Ticari bankacılık ile yatırım bankacılığı tıpkı 1930’da Glass-Steagall yasasındaki gibi ayrılacak. (Bu yasa 1999 yılında yürürlükten kaldırılmış ve mortgage piyasaları gibi daha kazançlı ve risk taşıyan piyasalar büyük oranda önem kazanmıştı.) Bankaların hedge fon ve özel sermaye fonları bulundurması yasaklanıp Obama’nın tabiriyle “asıl görevi olan, halka hizmet etmek ilkesine” geri döndürülmeleri esas alınıyor.

Wall Street şirketlerini temsil eden Finansal Hizmetler Masası’nın Başkan Yardımcısı Scott Talbott ve ABD Hazine Bakanı Timothy Geithner ise başkanın bu taslağının başlıca muhalifleri. Muhalifler, Obama’nın “Yeni Finansal Mimarisi’nin” ekonominin yapı taşlarından rekabetçilik ilkesini zedeleyeceğine vurgu yapıyor ve düzenleneme ve denetimin şart olduğunu ama bunun daha iyi risk yönetimi, daha iyi denetleme ve düzenlemeden geçtiğini makul bir ölçüde belirtiyorlar.

Kavganın “Dibi” Görmesi

Bazı analistler Obama’nın dediğim dedik tavrını sürdürmesi halinde zaten bu “kavgadan” olumsuz etkilenen piyasaların ikinci bir dibi görebileceğini öngörüyorlar. “Finans Devrim Taslağı’nı” ortaya koyarken dibin geride bırakıldığını da ilan eden Obama yeni bir dibe sebebiyet verilir mi bilinmez… Kanaatim, dünya devi şirketler batarken “too big to fail” ilkesini göz önünde bulunduran Amerikan hükümetinin, çok zaman geçmeden “too late to return”  (geçmiş dönülemeyecek kadar uzak) gerçeğini de göz önünde bulundurarak daha makul denetim ve düzenleme adımları atacağı. Demem o ki Obama’nın bu Büyük Buhran’dan kalma inadından vazgeçmesi, yani kavganın “dibi” görmesi çok uzak değil.

Mehmet Alp Ertekin

ADAM OLAN CANAVAR: ENFLASYON

6 Ocak, 2010

Her bir yılı geride bırakırken hayatımızı etkileyen birçok istatistik de su yüzüne çıkar. Bunlardan biri de aslında her ay duymaya alışık olduğumuz, ocak ayında açıklanmasıyla aralık ayı haricinde geçmiş bir yılı da bütün olarak değerlendirmeye yardımcı olan enflasyon oranlarıdır.

TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) 4 Ocak’ta aralık ayı enflasyon artışını TÜFE’de (Tüketici Fiyatları Endeksi) %0,53, ÜFE’de (Üretici Fiyatları Endeksi) % 0,66 olarak açıkladı. Yıllık oranlara gelecek olursak 2009 yılı enflasyon oranları ise TÜFE’de %6,53 iken ÜFE’de %5,93 olarak belirlendi.

Enflasyonda Liste Başları

Yıllık enflasyonu ürün bazında ele alacak olursak liderlik %20,91’le alkollü içeceklerde. Alkollü içeceklerden söz açılmışken değinilmesi gereken iki noktadan birincisi 2009 yılı boyunca uygulanan ÖTV (Özel Tüketim Vergisi) artırımlarının alkolün liste başı olmasına büyük katkı sağladığı söylenebilir. Bunun yanı sıra 4 Ocaktan itibaren uygulanacak ÖTV artırımlarıyla alkol fiyatlarının zamlanacağı kuşku götürmez bir gerçek. Bu fiyatların 2010 Ocak ve Şubat aylarında aylık enflasyonu tırmandırması da kuvvetli bir olasılık haline geliyor. İkinci sırada ise %9,26 ile gıda endeksi var. Global krizden en az etkilenen sektörler arasında hızlı tüketim mamulleri ve gıda sektörü yer alıyor. Ülkemizde insanlar aylık harcamalarının yarıya yakınını gıda sektöründe yapıyor. Bir önemli ayrıntı ise Türkiye’de gıda %28,03’lük ağırlığıyla yıllık enflasyon hesabında en büyük kalem. Hal böyle olunca gıdada nerdeyse 2 hanelilere ulaşan enflasyon oranı ülkemiz için hiç iç açıcı değil. Son olarak enflasyon listesinin 3. sırasında ise eğlence sektörü var. Eğlence sektörü 2008 yılına göre %8,92 enflasyon artışına maruz kaldı.

Geçen Eylülden Bu Yana

Gelin biraz daha makroekonomik bakalım, 2008 Eylül ayında Lehman Brothers’ın batmasıyla gün yüzüne çıkan ekonomik kriz gerçeği, “teğet” söylemleri ve faiz indirimleri ışığında 2008 ve 2009 enflasyon oranlarını irdeleyelim. 2008 Ekim ayında yıllık TÜFE %11,99 iken 2009 Mayıs ayına kadar neredeyse kademeli olarak her ay yüzer baz puan azaldığını söyleyebiliriz. Haziran ayında %5,73 olan aylık TÜFE bu sefer daha küçük basamaklar halinde düşüşüne devam etmiş ve Ekimde %5,08 ibresini göstermiştir. Geçtiğimiz son iki ayda ise Kasım %5,53 ve Aralık % 6,53 endeksleri saptanmıştır. Krizle gelen iç talebin daralması fenomenini merkez bankaları küresel düzeyde faiz indirimleriyle hareketlendirmeye çalışmış fakat Lehman Brothers’ın batışının yıl dönümünde bile enflasyon Türkiye’de düşmeye devam etmiştir. Ülkemizde enflasyonun kademeli olarak düşmesi krizden çok büyük yaralar almadığını göstermiştir. Öte yandan, iç talebin daraldığını vurgulayan, faiz indirimlerine ve “alın, verin ekonomiye can verin” reklamlarına karşın düşmeyi sürdüren enflasyon rakamları, Türkiye’nin krizden etkilendiği savını inkâr edilemeyecek bir gerçek haline getirmiştir. Son 2 aydaki yıllık enflasyon artışını da iki nedenle ilişkilendirmek yanlış olmaz. Bunlar küresel mali krizin etkisiyle yıllık rakamlara yansımasa da 2008’in son çeyreğinde fiyatların dibe yaklaşması ve 2009 son çeyreğiyle toparlanmaya yüz tutan piyasalarında özellikle emtia fiyatlarının da artmasıyla maliyet artışı olarak değerlendirilebilir.

Kısacası ve Enflasyon Ne oluru

“Enflasyon canavarı” bundan 10 yıl öncesine kadar Türkiye’de nice hikâye ve karikatürlerin baş malzemesi olurken bu aralar durulmuşa benziyor ki 1994 yılında %149,6’yı gören 2000’de %32,7’lerde seyreden enflasyon oranlarından bahsediyorum, o zamanlar neredeyse ülkenin en büyük problemi olarak enflasyon kabul ediliyordu. Bilmiyorum krizi teğet geçiren birileri enflasyonu da biz düşürdük diyor mu? Ama kim ne derse desin, Adam Smith’den bu yana enflasyon, sistemin olmazsa olması; çok olursa açlıktan öldüreni. İsrail, Avusturya, Norveç gibi birkaç ülke talep enflasyonu korkusuyla faiz indirimlerini durdurup faiz artırımına gittiler. Çoğu ekonomist Türkiye için talep artışının enflasyonu tetikleyici olacağı kaygısını taşımıyor. Fakat Ocak ve Şubat aylarında enflasyonun artmaya devam edeceği kuvvetle muhtemel. 1 Ocak itibariyle yürürlüğe giren %14’lük Köprü ve Otoyol zammı, Şubata ertelenen ve enerji bakanın bile tahminde bulunamadığı korkulan doğalgaz zammı, 4 Ocaktan itibaren uygulamaya konulacak olan %30 ÖTV artırımına bağlı olarak doğan Alkollü içecek ve tütün mamullerine %15 tabanından uygulanacak zamlar, tırmanışa geçen enflasyonun %8’lere dayanabileceğine işaret ediyor.

Mehmet Alp Ertekin

KRİZE KAFA TUTAN TÜRK BANKACILIK SİSTEMİ

18 Aralık, 2009


2008 yılının sonlarına doğru Amerika Birleşik Devletleri’nde ortaya çıkan küresel ekonomik kriz dünya ekonomisini büyük bir ölçüde etkiledi. Mortgage olarak bilinen konut kredilerinin Amerikan bankaları tarafından ‘kontrolsüz’ bir şekilde tüketicilere sunulması ve ardından gelen gayrimenkul piyasasındaki büyük değer kayıpları krizi kaçınılmaz kılan etkenler arasında en önemlisi. Konut fiyatlarındaki büyük düşüş nedeniyle konut kredisi alanlar kredilerini geri ödemekte büyük sıkıntı yaşamaya başladılar. Alacaklarını tahsil edemeyen bankalar, borçlarını ödeyecek kaynak bulamayınca mali sistemdeki sıkıntı giderek ciddileşti. Buna ek olarak bankalar birbirlerine borç veremeyince likidite krizi de boy göstermeye başladı ve sonuç olarak tüm dünyayı ciddi bir şekilde etkileyen finansal kriz ortaya çıktı. ABD’ de birçok banka bu krizde ciddi ekonomik kayıplar yaşadı. 600 milyar dolarlık aktif büyüklüğü bulunan Lehman Brothers ile beraber 12 büyük banka finansal krizin etkisiyle kepenk kapattı. Sadece ABD’de değil Avrupa’da da birçok banka krizin etkisiyle battı, birçoğu da devlet desteğiyle kurtarıldı. Bu krizde bankacılık sistemimizi incelediğimizde, Türk bankacılık sektörünün büyük başarısıyla karşılaşıyoruz. ABD’de ve Avrupa’da birçok bankanın bu krizde batmış olmasına rağmen, Türkiye’de bu dönemde herhangi bir batık banka olayı meydana gelmedi. Aksine Türk bankaları krizin başladığı 2008 Eylül ayından Ekim 2009’a kadar %11’lik bir büyüme rakamı yakalayarak(ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz) farkını gözler önüne seriyor. Peki, nedir Türk bankacılık sistemi bu denli başarılı kılan, bu denli ciddi bir ekonomik krize kafa tutmasını sağlayan faktörler?

Hepimizin bildiği üzere 2001 yılında Türkiye ciddi bir ekonomik krizle karşı karşıya kaldı. O yıllarda birçok Türk bankası battı, birçoğu da Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu(TMSF)’na devredildi. Bunlardan da anlaşılacağı üzere bankacılık sistemimiz o yıllarda ciddi bir şekilde S.O.S veriyordu. 2001 yılındaki ekonomik krizden sonra Türk bankacılık sistemi 2002 ve 2003 yıllarında yeniden bir yapılandırmaya girdi ve daha sağlam bir zeminin üzerine inşa edilmeye başlandı. Bu yapılandırmayla birlikte bağımsız bir üst kurul olan Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu(BDDK) oluşturuldu ve bankalar BDDK’ya bağlı hale getirildi. Bu sayede Hazine tarafından yürütülen denetim, lisans, kontrol gibi mekanizmalar BDDK tarafından yürütülmeye başlandı. Bir diğer önlem olarak kredilendirme koşullarında şeffaf bir yönetim anlayışına geçildi. Bu sayede ‘kontrolsüz’ bir şekilde bankalar tarafından verilen kredilerin önlenmesi sağlandı. 2001 yılındaki krizin sonrasında atılan bu adımlar Türk bankacılık sisteminin yabancı rakipleri karşısında güç kazanmasına neden oldu. Bunun en güzel örneğini de şuan içinde bulunduğumuz küresel ekonomik krizde Türk bankalarının durumlarına bakarak çok açık bir şekilde görebiliriz. Sonuç olarak, birçok ekonomik devin sarsıldığı hatta yerle bir olduğu 2008 küresel ekonomik krizinden Türk bankaları alınlarının akıyla başarılı bir şekilde çıkarak farklarını tüm dünyaya göstermişlerdir.

Halil Emre LALE

Büyüme & Cari Açık

31 Ekim, 2009

TÜİK’in eylül ayı ihracat ve ithalat verilerine göre cari açık %53.7 azalma gösterdi.

Detaylı  bültene buradan ulaşabilirsiniz.

Bundan üç yıl öncesine dönersek dış açık ekonomi sayfalarının önemli bir sorunsalıydı. İhracattaki hızlı yükselişin olduğu kriz öncesi dönemde dramatik oranda cari açık rakamlarıyla karşılaşıyorduk. Bugün açıklanan verilere baktığımızda dış açıktaki bu önemli oransal azalıştan Türkiye ekonomisiyle ilgili  iki önemli sonuca ulaşıyoruz.

1- Ekonomi büyüdükçe cari açık büyüyor, ekonomi durgunluk içine girdikçe cari açık azalıyor.

Tam bu noktada asıl ve kritik olan iki sonuca ulaşılıyor.

2- Türkiye ekonomisi tasarruf yapma konusunda oldukça başarısız ve tasarruf yoluyla değil dış kaynak yoluyla büyüyen bir ekonomik dinamiğe sahip.

İkinci sonucu daha detaylı açıklarsak;

Dünya ekonomisinde her şey yolunda, fon akışının stabil olduğu dönemlerde Türkiye’de ithalata bağlı ihracat gerçekleşiyor. Tam zıttını düşünürsek, dünya ekonomisi kriz içinde ve fon akışının dalgalı olduğu dönemlerde ithalat azalışına bağlı olarak ihracat küçülmesi yaşanıyor. Bu dönüşüm yapısı da üretim unsurlarının tasarrufa (S) değil dış yönlü ham maddeye ve fona bağlı olduğunu ispatlıyor.

Eylül ayı verisindeki %53.7′lik dış açık küçülmesi de 2009 ayının ilk iki çeyreğinde GSYH’deki sert düşüşün bir yansıması.

Onur Okut

Haziran ayı işsizlik oranları

7 Ekim, 2009

İşsizlik oranı Nisan’da yüzde 14.9, Mart’ta yüzde 15,8 düzeyindeydi. %16.1 gibi rekor bir oran bile, geçtiğimiz yıldan bu güne kadarki aralıkta sınandı. Ancak son dönemlerde başlayan düşüş, Haziran’da da devam etti. Geçen yılın aynı dönemine göre %3.6′lık bir artış olsa da, önceki döneme göre gerileme gözlenmesi olumlu karşılanıyor.

Kentsel nüfustaki işsizlik artışı, kırsaldaki oranlardan daha fazla. Kentsel bölgelerde artış %4.4 oranındayken, kırsal bölgelerde bu oran %1.9′da kaldı. Genç nüfüstaki işsizlik oranı da %5.7 artarak, %23.7′ye yükseldi.

Tarım dışı işsizlik oranı geçen yılın aynı dönemine göre %4.5 artışla yüzde %16.4 seviyesine geldi. İşsiz sayısı 3.2 milyon’un üzerindeyken, geçtiğimiz bir sene içerisinde işten ayrılanlar, bu sayının %12.4′ünü oluşturdu.

Haziran ayında işgücüne katılım oranı, geçen yıla göre %0.7 puan artarak, %48.8 oldu. Kayıtdışı işsizlik de bu orana yakın bir artışla; %0.8 artarak %45.8 olarak belirlendi.

Kasım 2008′den beri en düşük işisizlik oranının yakalanması, akla ilk olarak krizin akıbetini getirdi. Ne var ki, bunu krizin bitişine dair bir sinyal olarak algılamak için henüz erken. İşsizlik oranlarının düşmesi, şu aşamada tek başına bir şey ifade etmiyor. Yine de önümüzdeki dönemlere bakış açısından, daha rasyonel tespitler yapılmasını kolaylaştıracağı kesin.

Daha detaylı habere buradan ulaşabilirsiniz:

Alican Gülsevin

EKONOMİDE REVİZYON : ORTA VADELİ PROGRAM

6 Ekim, 2009

iste-orta-vadeli-program-2009-9-16

Geçtiğimiz günlerde Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, açıklanması 3 ay geciken 2010 – 2012 Orta Vadeli Ekonomik Programı açıkladı. Peki nedir bu program? Orta Vadeli Program 3 yıllık periotlar halinde Mayıs ayı sonuna kadar makro politikaları, ilkeleri, hedef ve gösterge niteliğindeki temel ekonomik büyüklükleri de kapsayacak şekilde hazırlanır. Hükümetin ekonomideki yol haritasıdır. Bu program bu sene daha fazla heyecanla beklendi. Nedeni ise şüphesiz ki küresel kriz ortamında nasıl pozitif büyüme rakamları görmeye başlayacağımızdı. Program ikinci çeyrek büyüme rakamları açıklandıktan sonra netleştirildi. 10 Eylül‘de ikinci çeyrek büyüme rakamları bir revizyonla açıklanınca daralmanın boyutu daha da artmış oldu.
Programın ana hedefi, belirsizliklerin yoğun olduğu yaşandığı bu süreçte Türkiye ekonomisinin yeniden güçlü ve sürdürülebilir bir büyüme dönemine girmesi olarak belirlendi. Yani programa göre ekonominin 2010’da tekrar büyüme dönemine girmesi ve 2011 yılında da büyümenin ivme kazanması gerekiyor.
Programın başında içinde bulunduğumuz küresel krizden ve Türkiye ekonomisine etkilerinden uzunca bahsedilmiş. Krizin Türkiye ekonomisini ihracat ve finans kanalından etkilediğinin altı bir kez daha çizilmiş. Aslında kriz başladığından bu yana nasıl zor bir dönemden geçtiğimiz programa oldukça yansımış ki bu etkiyi programın detaylarında da görüyoruz. En baştan beri süregelen belirsizlik, tahminleri zorlaştırmış ve olumsuzlaştırmış. 2008 GSYH ve işsizlik verilerinin de olumsuz bir tablo çizdiği rapordaki tek olumlu gelişme cari açıktaki azalma olarak vurgulanmış. Tüm bu olumsuz tablodan sonra programın temel amacı sürdürülebilir büyümeyi sağlamak, istihdamı artırmak, enflasyondaki düşüş eğilimini devam ettirmek ve küresel krizin etkisiyle bozulan kamu dengelerini düzeltmek olarak hedeflenmiş. Şimdi biraz da programın rakamlarla detayına inelim.
1. Büyüme ve istihdam
Büyüme özel sektör öncülüğünde gerçekleştirilecek.
Büyüme 2009′da %- 6, 2010′da % 3.5, 2011′de % 4, 2012′de % 5
İşsizlik 2009′da % 14.8, 2010′da % 14.6, 2011′de % 14.2, 2012′de % 13.3.
Geçen programda 3.5 olarak görülen daralma 6 olarak değiştirildi. Daralma ve işsizlik tahminlerinin büyümesi bizi daha zor bir yılın beklediğine işaret ediyor.
2. Maliye Politikası
Temel amaç kamu kesimi açıklarını azaltmak.
Bütçe açığı / GSYH oranı: 2009′da % 6.6, 2010′da % 4.9, 2011 % 4
3. Kamu Harcama Politikası / Ödemeler Dengesi
Cari Açık: 2009′da 11 milyar dolar, 2010′da 18 milyar dolar, 2011′de 22 milyar dolar, 2012′de 28 milyar dolar.
4. Para Politikası
Para politikası çerçevesinde enflasyon hedeflemesi yapılacağı açıklandı. Kısa vadeli faiz oranları ise para kontrolü için araç olarak kullanılacak.
Enflasyon: 2009′da % 5.9, 2010′da % 5.3, 2011′de % 4.9, 2012′de % 4.8

Türkiye’nin ekonomide üç yıllık makro hedeflerini içeren bu programa göre büyüme rakamlarını ancak 2010 yılından itibaren görmeye başlayacağız. İşsizlik rakamıları ise hala yüksek; yani bizi yine zor dönemler bekliyor. Programın uygulanıp uygulanmayacağını ise önümüzdeki günler gösterecek.

Şeyma Şahin

Keynes’in Ahı Mı Tuttu Acaba?

27 Eylül, 2009

Koskoca Lord Keynes de beddua eder mi dendiğini duyar gibiyim. Etmez tabi bu sadece bir gönderme. Peki, neye?

Lord John Maynard Keynes; makroekonomiye getirdiği yeni bakış açısı ve ortaya attığı teorilerle döneminin en önemli ekonomistleri arasındaydı. Bu yüzden de 1944′te Bretton Woods’ta toplanan Birleşmiş Milletler Para ve Finans Konferansı’nda İngiliz heyetine başkSpotlightOnKeynes_thumb2anlık ediyordu. Keynes ve beraberindeki heyet, 2.Dünya Savaşı galibi kibirli Amerikalılara doları ikame edecek bir dünya parası (Bancor) önerdiğinde bu, Amerikalılarca hiç de sempatik karşılanmamıştı. ABD savaşın kesin galibiydi ve elinde çok büyük miktarda altın stoğu bulunduruyordu. Böyle bir durumda tüm dünyanın rezervlerini kontrol etme şansını elinden kaçırmak istemeyen Amerikalı politika yapıcılarının tutumlarıyla doların hâkimiyeti de başlamış oldu. Bu öyle bir hâkimiyet ki tüm dünya merkez bankaları sizin ihraç ettiğiniz varlıkları alıyor ve ulusal birikimlerinin erimemesi için sizin para politikalarınızı gün be gün takip ediyordu. Çünkü kongrede altına dönüştürülebilen tek para birimi olarak dolar kabul edilmişti ve diğer para birimlerinin değerleri dolara göre belirleniyordu. Yukaridaki cümlelerde kullandığım geçmiş zamana bakarak durumun değiştiğini sanmayın. Hala aynı şekilde tüm dünya üretip sattığını dolara yatırarak biriktiriyor ve FED’in faiz kararlarını sürekli takip ediyor. Peki, ama değişen ne? Değişen; artık ABD’nin karşısına ekonomik olarak sapasağlam çıkan, Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’in oluşturduğu BRIC grubu. Denebilir ki Bretton Woods’tan sonra da Amerika’nın karşısında SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) vardı. Evet, vardı ve belki de dünya üzerindeki politik etkinliği saydığımız 4 ülkenin toplamından daha fazlaydı. Ama bir farkla… SSCB kapalı bir ekonomiydi ve dünya sistemine entegrasyonu sürekli geri çeviren bir ideoloji tarafından yönetiliyordu. Buna karşın BRIC ekonomileri dünya sanayi üretiminin en önemli parçaları. Rusya ve Brezilya en önemli 2 sanayi girdisi ihracatçısı. Çin ve Hindistan ise en büyük sanayi üreticilerinden 2′si  . Yani denebilir ki üretmek isteyenler ilk ikisine, satın almak isteyenler de diğer ikisine muhtaç.

Bu ülkeler ekonomilerini ihracat üzerine modellendirdikten sonra yıllarca ciddi anlamda cari işlemler fazlası verdiler ve dolar biriktirdiler. Artık devasa boyutlara ulaşan dolar rezervleriyle BRIC ülkeleri yaşadığımız krizde en çok ses çıkaran ülkeler konumuna geldiler. Bunun nedeniyse Amerika’nın artan bütçe açıklarını finanse etmek için bol miktarda dolar basması. Peki, ne oluyor da FED’in dolar basması, dolar rezervi olan ülkeleri bu kadar tedirgin ediyor? Bu sorunun yanıtı aslında bizim gibi bir ülke için oldukça bilindik: Enflasyon! Basılan dolarlar gelecekteki muhtemel bir dolar enflasyonunun fitilini ateşlerken, bu durumdan tabi ki en çok elinde bol miktarda dolar olanlar etkilenecek. 1970`li yılların sorumsuz ABD hazine bakanı John Connaly’nin  Avrupalı bir meslektaşına dediği gibi: “Doların değeri bizim değil sizin sorununuz.” tarzı bir bakış açısı uyarınca Amerika her başı sıkıştığında dolar basmaya devam edecek ve bu da dünya ekonomisi için çok büyük bir risk. Sadece Çin tek başına 2 trilyon dolarlık bir rezerve sahip ve sürekli artan bu miktarın kaderini, başkalarının eline bırakmak istememesi gayet mantıklı görünüyor. Çin Merkez Bankası başkanı Zhou Xiaochuan’in çıkışı ve Yekaterinburg’daki ilk BRIC zirvesinden alinan kararlar (ayrintili bilgiye buradan ulasabilirsiniz) bu bağlamda değerlendirildiğinde, doların artik rezerv parası olarak istenmediği aşikar. Önerilen ise Keynes’in 65 yıl önce ortaya attığı dünya parası (bancor) fikrinin günümüz temsilcisi olarak, IMF bünyesinde bulunan özel çekme haklarının (Special Drawing Rights-SDR) kapsamının genişletilmesi. Fakat dolardan vazgeçmek de o kadar kolay gözükmüyor. Her şeyden önce, dört başı mamur süper gücümüz ABD buna izin vermeye hiç de gönüllü değil. Zira kim böyle bir gücü elinden bırakmak ister ki? Önümüzdeki aylar, seneler Amerika’nın parasınının gücünü koruma uğraşıyla geçecek gibi görünüyor. Bekleyip göreceğiz.

Alperen Adikti

SPECIAL DRAWING RIGHTS

22 Eylül, 2009

imf

SDR (Special Drawing Rights), Türkçe tanımı ile özel çekme hakları 1969 yılında IMF tarafından sisteme sokulan bir likidite aracı. 60lı yılların sonlarına doğru uluslararası iki temel rezerv olan altın ve ABD doları dünya ticaretini ve uluslararası finans sistemini desteklemekte yetersiz kalmıştı. Bunun sonucunda IMF’nin yeni bir rezerv varlığı yaratması fikri oluştu böylece sistemde aksaklık olmayacaktı. SDR’ler para birimi değil, bir çeşit ödeme aracı. Önceleri SDR’lerin değeri altına göre belirlenirdi. Şimdi ise uluslararası düzeyde kabul gören dört para biriminden oluşmaktadır: Euro, ABD doları, Japon Yeni ve İngiliz Sterlini. SDR sepetinde hangi para birimlerinin bulunacağı ve ağırlıkları her beş yılda bir IMF’nin yönetim kurulu tarafından gözden geçirilir. SDR’nin ABD doları cinsinden değeri, her gün Londra piyasasında belirlenir ve IMF tarafından açıklanır. SDR, IMF ve bazı uluslararası kuruluşların hesap birimi aracı olarak kullanılıyor. Ancak SDR’ler para birimi değil, bir çeşit ödeme aracı. Rezervlerinde SDR bulunan ülkeler kendi aralarında SDR cinsinden alışveriş yapabiliyorlar, IMF borçlarını ödeyebiliyorlar ve hesap birimi olarak kullanabiliyorlar. IMF bugüne kadar üç kez SDR dağıtımı yaptı. Birincisi 1970 – 1972 yıllarında, ikincisi ise 1979 -19 81 petrol krizinde yapıldı. Son olarak 2009 Nisan ayında İngiltere’de yapılan G-20 zirvesinde alınan kararlar doğrultusunda Ağustos ayında IMF üyesi ülkelere 161.2 milyar SDR dağıtımı yaptı ve Türkiye’nin payına 883,1 milyon SDR düştü. Son günlerde SDR’nin tekrar gündeme gelmesinin bir nedeni kriz döneminde dağıtılıyor olması, diğeri ise ABD doları yerine geçecek uluslararası bir para birimi arayışı içinde olunması. Çin kısa zaman önce SDR’lerin uluslararası rezerv olan doların yerine geçmesi önerisinde bulundu. Böylece doların uluslararası hakimiyeti sona erecekti. Ekonomistler bunun ancak teoride mümkün olabileceğini düşünüyorlar çünkü dolar kullanımı dünyadaki geniş kitleye avantaj sağlıyor. Ayrıca Euro gibi güçlü bir rakip varken SDR’lerin doların yerine geçmesinin pek mümkün olmadığı söyleniyor.

Şeyma Şahin


Follow

Get every new post delivered to your Inbox.