‘İletişim’ Kategorisi için Arşiv

Hep Destek Tam Destek!

12 Eylül, 2010

Dünya Basketbol Şampiyonası, bizleri de mutlu eden bir tablo ile heyecanla devam ediyor. Türkiye, bugün ABD ile finalde karşılaşacak; milyonların ilgisi, şüphesiz bu maçta.

Televizyonlarda ise farklı bir hareketlilik var. Referandum programları arasına serpilmiş dört reklam gözüme çarpıyor uzunca bir süredir. Bunlardan üçü milli takımın ana sponsorları Garanti, Turkcell ve Türk Hava Yolları’na ait. Sonuncusu ise dünya şampiyonasının ana sponsoru Ülker’in daha önceki Mutlu Bir An reklamından devşirilmiş yeni hali.

Bugüne kadar A Milli Futbol Takımı’nın sponsorları da turnuvalar öncesi reklam kampanyalarıyla desteklerini Türk kamuoyu ile paylaştılar; ancak ben ilk defa bu kadar başarılı reklam kampanyalarını bir arada görüyorum. Reklamlar o kadar hareketli ve ilgi çekiyor ki THY’nin reklamında kullandığı “Türkler Uçuyor!” sloganı, çoktan dillere düştü. Sosyal paylaşım ağlarında bu sloganı ileti olarak paylaşan insan sayısı bir hayli fazla.

Asıl değinmek istediğim nokta ise başka. Her turnuva, şampiyona benzeri organizasyonlar öncesi reklam kuşaklarında binlerce “destek reklamı” görürsünüz. Alakalı olsun olmasın onlarca şirket/marka, Türk izleyicisine, Türk Milli … Takımı’na destek verdiklerini açıklarlar. Bunların yalnızca birkaçı resmi sponsordur. Amaç, bu ani gelişen ve büyüyen hedef kitlede bir pay kapabilmek. Sponsor olmasa bile birçok marka reklamlarında moda olan temayı vurgulamaktan geri kalamaz tabii ki. Peki, bu ne kadar başarılı bir reklam stratejisi? Gerçekten işliyor mu? Seyirci bunu ayırt edebiliyor mu, yoksa doğal seleksiyon mu var işin içinde biraz da?

İşliyor; ama bir yere kadar. FIFA 2010 istatistikleri gösterdi ki turnuva öncesi sponsor olmayan markalar yaratıcı reklam kampanyaları ile ilgiyi üzerine çekse de turnuva ile birlikte ilgi sponsor markalara dönüyor. Coca-Cola, Pepsi’nin turnuva öncesi elde ettiği ilgiyi kendi üzerine çekmeyi başardı. Budweiser da Carlsberg’i izleyicilerin gönül tahtından etti. Adidas’ın Nike ile olan rekabeti ise daha kıran kırana geçti. Resmi sponsor Adidas’ın başarısı kayda değer olsa da Nike’nin “Write the Future” temalı reklamlarının YouTube’daki izlenme sayısı bile birçok noktayı açıklamakta yeterli.

Gelelim Türkiye’ye. Türkiye’de ise farklı bir senaryo yaşanıyor. Bırakın turnuva öncesi ilgi görmeyi, “kaçak destekçiler”in hazırladıkları reklamların hiçbir zaman ilgi görmesine imkan yok. Görülüyor ki çoğu marka eğer sponsor değilse düşük bütçeli reklamları tercih ediyor ya da etmek zorunda kalıyor.  3 Dev Adam; Garanti, Turkcell ve Türk Hava Yolları’nın ekrana taşıdığı reklamların yanında hiç şansları yok dolayısıyla. Reklamların kalitesi yanında ekrana taşındığı saatler bile ek bir bütçe gerektiriyor zira. Türkiye’de ise bunu kaldırabilecek bir rekabet ortamı yok ne yazık ki hala. Dolayısıyla resmi sponsorlar rahat bir zafer elde ediyorlar. Umarım turnuva sonrası istatistikler bunu daha detaylı açıklayacaktır.

Anlayacağınız Türkler hem uçuyor hem de gerçek destekçilerini uçuruyor…

Uğurcan


YALANLAR ÜSTÜNE

17 Mayıs, 2010

Evet, bir krizde daha sona gelindi. Batan finans kuruluşları, işsiz milyonlar bir tarafta dursun krizin asıl kazananları kendi yazdıkları senaryonun son perdesinde boy göstermeye devam ediyor. Amerikan Sermaye Piyasası Kurulu SEC’in halkın bankalara duyduğu öfkeyi dizginlemek maksadıyla yatırım bankası Goldman Sachs aleyhinde 16 Nisan tarihinde açtığı davanın ilk duruşması 27 Nisan’da yapıldı.

Davanın detaylarına geçmeden önce Goldman Sachs hakkında birkaç ufak not verelim. Goldman 1869’da Alman Marcus Goldman tarafından kuruldu. 1882 yılında damadı Samuel Sachs’ın ortak olmasıyla birlikte şirket Goldman Sachs adını aldı. 1929 yılındaki Büyük Buhran’da “100 dolarlık yatırıma – 900 dolarlık getiri” sağlayarak piyasadan para toplayan Goldman Sachs benzer bir operasyonu tekrarlamaya hazırlanırken karşısında en az kendisi kadar eski bir diğer yatırım devi Lehman Brothers’ı görür ki “batamayacak kadar büyük” denilen Lehman Brothers krizde iflasın eşiğindedir. Devletin Lehman Brothers’a yardım eli uzatmasını beklenirken devletin karar alma mekanizmalarına yerleştirilmiş eski Goldman çalışanları bu tip bir kurtarma operasyonuna yanaşmadı ve Lehman Brothers krizde tarihe gömüldü; Goldman Sachs ise krizde 13 Milyar Dolar kazandı. Dava sürecine dönersek Goldman Sachs’ın CEO’su Blankfein 27 Nisan’da görülen ve on bir saat süren ilk davada “seçilmiş” senatörler karşısında şirketini savunurken aynı zamanda kamu vicdanı da tatmin edilmiş, bankacılara hesap sorulmuş(!) oldu. Senatörler de halkın güvenini tekrar kazandı. Mahkeme sonunda senatörlerle Goldman yönetimi el sıkışıp kutlamalar yapmışlar mıdır bilinmez, ancak oyunun başrol oyuncusu zavallı(!) Blankfein’ın (ki kendisi 2008 başında bonuslar ve hisse gelirleriyle birlikte 54 Milyon Amerikan Doları kazanmıştı) değme aktörlere şapka çıkartacak performansı görülmeye değerdi açıkçası. Davanın gerekçesi ise Goldman Sachs’ın müşterilerini yanlış bilgilendirerek zarara uğratması olarak belirtiliyor. Detaylarda da yüksek riskli konut kredileri hakkında Goldman Sachs’ın müşterilerinden gizleyerek onları bir milyar dolarlık zarara uğratması gösteriliyor. Dava henüz sonuçlanmadı, ancak hem Goldman Sachs yönetimini üzmeyecek hem de kamu vicdanını rahatlatacak bir para cezası verilmesi olası görünüyor.

Uzun lafın kısası, krizlere reçete olması amacıyla ortaya çıkarılan kurtarma paketleri; halktan toplanan vergilerin önce yönetim kusurları nedeniyle zarara uğradığı iddia edilen şirketlerin kasalarına, daha sonrada şirketlerin krediler yoluyla borçlandığı yatırım bankalarının kasasına gitmeye devam ediyor.

Erman KAYA

Daha İyi Bir Dünya İçin Şirketler İş Başında

24 Nisan, 2010

Son yıllarda şirketler, kendi çıkarlarının yanında toplumun genelinin de çıkarlarını göz önünde bulundurarak çeşitli kurumsal sosyal sorumluluk projelerine el atıyorlar. Bu projeler daha çok toplumun ihtiyaçlarına göre belirleniyor. Son yıllarda hava ve su kirliliğini ve küresel ısınmayı kontrol altına alma, kültürel aktiviteler, şehir gelişim planları, yerel sağlık programları, eğitim etkinlikleri gibi alanlarda yapılan projeler daha çok öne çıkmakta ve şirketlerin de bu konulara ayırdıkları bütçeler her geçen gün artmakta. Artık bu tarz projelerin önemini kavrayan şirketler reklam bütçelerinden kısıp sosyal sorumluluk projelerine yatırım yapıyorlar. Şirketlerin yaptıklarından da anlaşılacağı üzere bu tarz sosyal sorumluluk projeleri halk tarafında reklamdan daha büyük bir etki yaratıyor.

Şimdi farklı alanlardan, farklı şirketlerin bazı kurumsal sosyal sorumluluk projelerine bakalım.

 Turkcell, 2000 yılından beri yürüttüğü ‘‘Kardelenler’’ projesinde ailelerinin maddi yetersizliği nedeniyle öğrenimlerine devam edemeyen kız çocuklarına eğitimde fırsat eşitliği sağlamayı ve onların birer meslek sahibi bireyler haline gelmelerini amaçlıyor.

İş Bankası “Karneni Göster, Kitabını Al”  projesinde okuma alışkanlığının erken yaşlarda kazanılmasını sağlamak ve çocukların zihinsel ve kültürel gelişimine katkıda bulunmak amacıyla öğrencilere kitap armağan ediyor.

Coca Cola şirketi, 20 ülkeyi kapsayan “Her Damla Değer Katar” projesiyle, şu andaki ve gelecekteki su ihtiyacının giderilmesini amaçlıyor ve BM Kalkınma Programı’ nın bu konudaki uzmanlığını projesiyle buluşturuyor.

Hürriyet, Çağdaş Eğitim Vakfı  ve İstanbul Valiliği ‘’Aile İçi Şiddete Son’’ kampanyasında şiddetin kesinlikle kabul edilemeyeceği düşüncesiyle bir eğitim kampanyası yapmayı kararlaştırdı.

OFF, “Kanınızı Sivrisineklere Değil, Kızılay’ a Bağışlayın” diyerek gönüllü kan bağışı kampanyası başlattı.

Nokia, geri dönüşüm projesini başlattı. Kullanılmayan Nokia cep telefonlarını, şarj cihazlarını ve bataryaları çevreci elleriyle yeniden hayat  vermek üzere topluyor.

Yukarıdaki örnek projelerde de görüldüğü gibi her bir kurumsal sosyal sorumluluk projesi  hem bir ülkenin ya da dünyanın -bütün insanlığın- kanayan yarasına merhem oluyor hem de bunu yapan şirketin halk tarafında imajının daha iyi hale gelmesini sağlıyor.

                                                                     Gizem  TOPLU

Tanrılar Okulu

18 Nisan, 2010

DÜŞLER OKULU

Visibilia Ex Invisibilibus , gördüğümüz ve dokunduğumuz herşey görünmeyenden kaynaklanır. Stefano Elio D’Anna’nın Tanrılar Okulu felsefik, mitolojik ve hayalperest anlamda ekonomik öğeleri bir arada bulunduran eşşiz başucu yapıtlardan birisidir. Kitabın her hangi bir sayfasını açtığınızda her biri birbirinden kaliteli onlarca cümleyle karşılaşmanız çok muhtemel bir sonuç. Kitap binlerce özdeyişin bir araya getirmesiyle oluşturulmuş gibi sanki her cümle kendi başına ayrı bir kitap yazdırabilecek kadar anlamlı ve derin geliyor okuyucuya. Kitap var olan en gerçek şeyin düş olduğunu ve herşeyin düşten doğduğunu anlatıyor. Kitabın söylediği soyut fikirlerin günlük hayatta somut görüntülerini bulmak okuyucunun daha da kitaba bağlanmasını sağlıyor. Gördüğümüz için inanmayız, inandığımız için görürürüz fikri kitabın en çok vurguladığı fikirlerden birisidir. Dünya’da ki dinlerin hepsine  baktığınızda cennet inancının bu fikri nasıl desteklediğini görürsünüz. Her dinde inançlı inançsız ayrımı vardır ve yine her dinde sadece inançlı insanların cennete gideceği söylenir. Ve bu inancın kaynağı insanların inandıkları, düşledikleri şeyi yaşayacak olmalarından kaynaklanır. Düş var olan en gerçek şeydir, ve  benliğimiz yaşamımızı yaratır.

Tanrılar Okulu’nun felsefesine yakın fikirleri aslında daha önce hemen hemen herkes görmüştür. Sokrates’in bilgi sonradan öğrenilmez, sadece hatırlanabilir fikri Tanrılar Okulu’nun ana taşlarından birisidir dememiz yanlış olmaz. Sokrates de her şeyin insanın içinde olduğunu, her şeyin bireyin benliğinden kaynaklandığını belirtmiştir. Paulo Coelho’nun Simyacı’sında anlatmak istediğide Tanrılar Okulu ile paraleldir. Simyacı’da bireyin kişisel menkıbesini keşfetmesi, tasavvufta insanın nefsini terbiye etmesi ya da Tanrılar Okulu’nda kişinin iradesini kontrol etmeyi başarıp düşlemeyi öğrenebilmesi yakın görüşlerdir. Ama Tanrılar Okulu’nu onlardan farklı kılan yanları genel olarak  tüm soru işaretlerini cevaplamak, anlatılanları daha sistematik bir düzende okuyucuya sunmak ve gerçek hayataki çarpıcı ipuçlarına giden yolu aydınlatmak  şeklinde sıralayabiliriz.

Kitap gerçek, zaman ve düş konusunda da değişik açıklamalar getirerek dikkat çekiyor. Görüntü ve gerçeğin tek ve özdeş olduğunu söyleyen eser bunu: düş + zaman = görüntü formulüyle açıklıyor. Var olan herşeyin önce bir Dreamer tarafından düşlendiğini, üzerinden belli zaman geçtikten sonra dünya üzerinde maddesel görüntülerine dönüştüğünü söylüyor. Bu fikri zaman sihirli bir boya gibidir, düşlerin üzerine dökülmesiyle gerçeklik doğar şeklinde ifade edebiliriz.  Zamanla iligili diğer bir konuda insanın içinde yarattığı Dünya’da can bularak karşısına çıkan antagonistlerin mağlup edilemediği sürece aynı fikirler farklı kimlikler altında karşısına çıkacağı görüşüdür. Yani eğer atılması gereken adımlar atılmazsa, tek muhtemel geçmiş bir gün gelecek ihtimalidir.

Eğer düşler okulunda olmayı düşlüyorsanız okumanız gereken en önemli kitap Tanrılar Okulu’dur. Kitabın size verdiği son nadide tavsiye ise kral olmadan krallıklar kurmaya çalışmayın. Önce kral olun krallık zaten akabinde gelecektir.

NAZIM SANSAR

THY Uçuşa Geçiyor

28 Mart, 2010

Barcelona ve Manchester United gibi dünyanın dev takımlarıyla imzaladığı sponsorluk anlaşmalarıyla dikkatleri üzerine çeken THY, Avrupa’nın diğer liglerindeki takımlarla da anlaşarak bu çıkışını sürdürmek istiyor.

THY Genel Müdürü Temel Kotil’in yaptığı açıklamaya göre, THY’nin sponsorluk anlaşmaları sayesinde yıl sonunda büyüme oranı ekstra 5-6 puan artacak. Bu anlaşmalar sayesinde ilk iki ayda transit yolcu sayısında % 50 gibi büyük bir artış yaşadıklarını kaydeden Kotil, transit uçuşlarda diğer havayollarından yolcu aldıklarını ve bu yılki beklentilerinin %25 büyüme ile 31 milyon yolcuyu transit taşımak olduğunu belirtti. Toplam yolcu sayısındaki payı %30’lara kadar çıkan transit yolcular, sponsorlukların da etkisiyle THY’nin yarattığı güzel imajdan etkilenerek, uzun uçuşlarını İstanbul aktarmalı olarak yapıyorlar.

Barcelona ile Nou Camp Stadında 3 yıllık bir sponsorluk anlaşması imzalayan THY, bunun için dev İspanyol kulubüne toplam 9 milyon euro ödeyecek. Ancak şirket, takımı taşıdığı her tarifesiz uçuşun ücretini geri alarak ödediği paranın bir kısmını tekrar elde etmiş olacak. Keza Manchester United’la da yapılan 3.5 yıllık anlaşma gereği takımı bütün maçlara, turnuvalara ve eğitim kamplarına THY taşıyacak. Ayrıca Old Trafford Stadındaki tüm reklam panolarında THY’nin logosu olacak. Dünyaca tanınan, maçları takip edilen bu saygıdeğer kulüplerle yapılan sponsorluk anlaşmalarının THY’nin tüm dünyadaki imajına olumlu katkı sağlayacağı bir gerçek. Bunun sonucunda da THY aracılığıyla Türkiye temsil edilmiş olacak.

THY Yönetim Kurulu Başkanı Hamdi Topçu, Barcelona ve Manchester United’la imzalanan sponsorluk anlaşmalarının ardından, dünyanın dört bir yanındaki kulüplerden sponsorluk teklifi aldıklarını söyledi. Avrupa’dan ve özellikle Rusya’dan pek çok kulubün kendilerine sponsorluk teklifiyle geldiklerini belirten Topçu, çıtayı düşürmemek adına sponsorluk anlaşmalarına geçici bir süre nokta koyacaklarını kaydetti. İleride reklam için daha değişik organizasyonlar yapacaklarını söyleyen Topçu, bu nedenle 2010 yılında reklam bütçesinin 30 milyon dolardan 70 milyon dolara çıkarıldığına dikkat çekti.

Türk Hava Yolları’nda işler gerçekten güzel bir şekilde ilerliyor. Krize rağmen büyümeye devam eden THY, Avrupa’nın en büyük dördüncü havayolu şirketi. Genç uçak filosu, artan uçuş noktaları ve yolcuları memnun bırakan hizmet kalitesiyle Avrupa’nın ve dünyanın en önemli havayolu şirketleri arasındaki yerini aldı. Bize de “Yolun açık olsun Türk Hava Yolları!” demekten başka bir şey düşmüyor sanırım.

Mert Emre Kalaoğlu

KIZIMIZ ”AYCELL” OĞLUNUZ ”ARİA’YA” TALİP!

19 Ekim, 2009

AVEA-LOGO-AYCELLARIA (1)

Türkiye’de başarısız kriz iletişimi dendiginde akla ilk gelen isimlerden bir tanesi de Turk Telekom’un çatısı altında filizlenen Aycell oluyor. Devlet eliyle yapılandırılan Aycell’in başarısızlığının temel nedenlerini operasyonel-yönetimsel anlamda uygulanması güç politikalar ve yetersiz bütçe sıkıntısı olarak sıralamak mümkün.

Bundan tam altı sene öncesine döndüğümüzde, 2003 yılında gerçekleşen Aycell ve Aria entegrasyonu ardında cevaplanamayan birçok soru mevcut. Dönemin AK Parti Amasya Milletvekili Hamza Albayrak,  açtığı soruşturma talebinde Aycell eski genel müdürleri Cahit Paksoy ve Mehmet Ekinalan’ın başta SIM kart ihaleleleri olmak üzere çeşitli iş ve işlemlerde usülsuzluk yaptığını bildirmişti. Bunun üzerine, Başbakanlık Denetleme Kurulu soruşturma talebini kabul etti; ancak Aycell’in Aria ile birleşmesi ardından yaşanan gelişmelerde bu sorunun da unutulmaktan kendini kurtaramadığını görüyoruz. 

Devlet  bütçesinde yaklaşık 100 milyon dolarlık bir açığa neden olan Aycell’in ‘cevaplanamayanlarını’ bir kenara bırakıp Aria cephesine geçtiğimizde asıl iş çok bilinmeyenli bir denkleme dönüsüyor. Zira İşbankası&Tim (Telecom Italia Mobila) ortaklığında kurulan Aria’nın birleşmeden önce iflas eşiğine gelen  bir şirket statüsünde olduğunu ve devlet operasyonuyla Aycell’e ortak edilerek  kurtarıldığını iddia eden tezler mevcut. Mobil telefon piyasasında umduğunu bulamayan Aria’nın, GSM ihalesinden birleşme sürecine dek pazardaki payının istediği konuma gelemediği biliniyor. Türkiye ‘deki iki büyük GSM operatörüyle yarışa giren Aria, reklam kampanyalarına harcadığı milyonlarca dolara rağmen hedef kitleyi harekete geçirememişti. Hal böyleyken Aria’daki İŞ&Tim ortaklığını bitirip piyasadan çekilmek isteyen Telecom İtalia(TIM), İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi ile muzakerelerde bulunup  bu konunun çözümlenmesi için yardım isteğinde bulunmuştu. Berlusconi’nin ricası üzerine devreye giren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Aria’nın Turk Telekom’a ait Aycell ile birleştirilmesi formülünü öne sürüp ortaklık projesini başlattı. Kamuoyunda büyük tartışmalara neden olan şey ise Devlet’in  bu birleşme sonucunda alacağı 2.5 milyar dolardan vazgeçmesi ve piyasaya yeni isimle girecek şirkete milyonlarca dolarlık bir aktarım yapacak olmasıydı.

Ve sonunda ‘a ve a’…

Burada şunu da söylemek yazının mahiyetini anlatmak açısından birincil öneme sahip:  T.C. Devleti tarafından yapılan bu büyük fedakarlığın boşa atılan bir ok olduğunu savunanlar var elbette. Ancak o dönemin AB Başkanlığını İtalya’nın üstlenecek olması düşünüldüğünde, olayın farklı bir boyuta taşındığını da gözden kaçırmamak gerekir.

YUSUF ZORLU

Roche’ dan İyileşme Atakları

18 Ekim, 2009

2004 yılında VATAN gazetesinin ortaya çıkardığı ve yapılan incelemeler sonucu hem Roche Müstahzarları San. A.Ş. rocheehem de SSK çalışanlarından toplam 23 kişinin gözaltına alındığı yolsuzluk davasında  soruşturmalar hala devam ediyor. SSK’ ya fahiş fiyatta ilaç satmak ve devleti 8.2 milyon lira zarara uğratmakla suçlanan Roche ilaç firmasının eski Genel Müdürü Faruk Yöneyman ile birkaç çalışanının söylentilerle dolu SSK dosyası beş yıl önce ortaya çıkarılmıştı. Türkiye Etik Değerler Merkezi’ nin (Tedmer) kurucularından biri olmasına rağmen etik dışı satış yaptığı iddia edilen Roche ilaç firmasının bu noktaya nasıl geldiğine ise isterseniz bir kez daha göz atalım.

Öncelikle bu skandallar silsilesinin ortaya çıkmasında fitili ateşleyen isim Veysi Mungan’ dı. Kendisi 2004 yılında işten çıkarılmadan önce Roche’ un İhalelerinden Sorumlu Satış Müdürlüğünü yapıyordu. İşten çıkarıldıktan sonra Roche’ un etik olmayan bir şekilde satış yaptığını, diyalize giren  hastalarda ve kanser tedavisinde kullanılan NeoRecormon adlı ilacı ecza depolarına 88 milyon liradan satarken SSK ya 230 milyon liraya sattığını gazetelere bildirmişti. Bu sebeple harekete geçen İstanbul Emniyet Müdürlüğü yaptığı incelemeler sonucu 2005 yılında başta Roche’ un o dönemki Genel Müdürü Faruk Yöneyman ve SSK İstanbul Satın Alma Müdürü Azmi Arslan olmak üzere 23 kişiyi `Çete Üyesi Olmak`, rochh`Görevi Kötüye Kullanmak` ve `İhaleye Fesat Karıştırmak` suçlarından gözaltına aldı. Fakat daha sonra sanıklar ‘çete’ suçundan beraat, ’ihaleye fesat karıştırmak’ suçundan da takipsizlik kararıyla beraat edildiler. Ancak, soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı Nazmi Okumuş kararı yerinde bulmayıp Yargıtay’ a temyiz dilekçesi gönderdi ve sonucunda davanın tekrar görülmesine karar verildi.

Olayların bu yönde gelişeceğini tahmin eden Roche yetkilileri, şirkette köklü değişikliklere gittiler.Öncelikle, olayın patlak vermesinden sonra o dönemki Genel Müdür Faruk Yöneyman emekliye ayrıldı ve onun yerine Roche Rusya’ nın  Genel Müdürü olan George Hadjiev geçti. Göreve geldikten sonra George Hadjiev, yaptığı açıklamada,  kendinden önceki yönetimde yaşanan problemlerin çözüme kavuşacağına inandığını belirtti. Roche ilaç firmasında meydana gelen diğer bir önemli değişiklik ise PR şirketinde oldu. Bilindiği üzere bir şirketin kriz yönetiminde en önemli rol oynayan, yani şirketin ‘rezil’ ya da ‘vezir’ olmasında büyük etkisi olacak taraf, iletişim danışmanlığını yürüten şirkettir. O dönem MPR danışmanlık şirketi ile çalışan Roche firmasının kriz yönetimindeki bu başarısızlığına ve gereğinden çok daha fazla bir iletişim atağı ile karşılaşmasına iletişim şirketinin(MPR) yavaş ve ağır çalışmasının sebep olduğu iddia edilmişti. Ayrıca Roche’ un iletişimde MPR şirketinin tavsiyeleri yerine avukatların tavsiyeleriyle hareket etmesinin bu başarısızlığında etkili olan başka bir unsur olduğu öne sürülmüştü. Bunları fark eden ve PR şirketini de değiştirip Zarakol danışmanlık şirketi ile anlaşan firma halen onunla yola devam ediyor. Roche bu kararında doğru hamle yapmışa benziyor.

Zedelenen itibarının düzelmesi için çaba harcayan firma bu konuda danışmanlık şirketinin de desteğiyle çeşitli rocheeeeeorganizasyonlara imza atmaya devam ediyor. Bunlardan biri de 2006 yılında başlatılan ve kanser konusunda bilinci arttırmayı amaçlayan Yol-a-çık projesi.Ünlü bisikletçilerin yola çıktığı organizasyon bu yıl da 15 Ekim’ de gerçekleştirildi. Bu proje ile Roche ilaç firması kamuoyundan olumlu tepkiler almışa benziyor; ancak Roche markasının zihinlerde bıraktığı kötü itibar bu yönde çalışmalarla tamamen silinebilecek mi? Bekleyip göreceğiz…

Başak Acar

Aytaç ‘a kalite’ Krizi

18 Ekim, 2009

 Bundan yaklaşık on yıl önce Türkiyede dahil olmak üzere birçok ülkede panik yaratan Deli Dana krizi herkesin hafızasında az çok yer etmiştir. Avrupa’da patlak verdikten sonra hızla yayılan Deli Dana Krizi Türkiye’de de kırmızı et tüketiminin ani düşüşüne sebep olmuştu. Bu krizden zarar gören kırmızı et üreticilerinden Aytaç Et o yıllarda Avrupa’nın en büyük entegre et tesisine sahipti ve Türkiye’nin gururu olarak kabul ediliyordu. Kriz Türkiye’de kırmızı et tüketimini neredeyse yarı yarıya azaltınca Aytaç kurulduktan bir yıl sonra iflas bayrağını çekti ve 100 milyon doları aşan borcuyla Yimpaş’a satıldı. Deli Dana Krizi atlatıldıktan sonra ise marka çok uzun süre kendini toparlayamadı çünkü bu kez de ‘İslamaytaci Sermaye’ olarak kabul edilen Yimpaş etiketi üzerine yapışmıştı. Yimpaş’ın markası olarak anılması Aytaç’ın birçok markete girmesine engel oldu.

2003 yılında Levent Yıldırım’ın Aytaç Genel Müdürlüğü’ne atanması marka için dönüm noktası oldu. Levent Yıldırım, halk arasında ‘ideolojik sucuk’ olarak adlandırılan Aytaç imajını baştan yaratmak ve tekrardan ‘kitlesel bir marka’ olduklarını kabul ettirebilmek için çalışmalara başladı. Çalışmalar sürerken gıda güvenliğiyle ilgili skandallar Türkiye gündeminde başköşeye oturdu. Etsiz sucuklar, antihijyenik ortamlarda üretilen sosisler gibi haberler hızla yayılırken Yıldırım krizi fırsata dönüştürme vakti diyerek bir reklam kampanyası başlattı. Yılmaz Erdoğan, Demet Akbağ ve Beyazıt Öztürk gibi halkın güvenini kazanmış isimlerle yaptığı kampanyalar Aytaç’ın satışlarını bir yıl içinde neredeyse ikiye katladı. Sevgililer gününde ‘Yumurtayla Sucuğun Aşkı’ ilanı ve ‘Aşkın Aytaç Hali’ sloganı ise marka imajındaki değişikliği açıkça gösterdi.

Deli Dana Krizi’nden sonra birçok et üreticisi kısa sürede markalarının güvenilirliğini ve itibarını toparlarken Aytaç’ın o dönemdeki kriz iletişimindeki hataları ve sonrasında Yimpaş’a satılması o yıllarda Türkiye’nin gururu olarak lanse edilen bu markanın, bir hayli zaman dolayısıyla da güç ve para kaybetmesine sebep oldu.

Burcu Aladağ

Her Şeye Rağmen THY?!

18 Ekim, 2009

1933’ten beri havacılık sektörünün içinde yer alan ve bu konuda hep ilk’lere imza atmış olan Türk Hava Yolları, aynı zamanda Türkiye’nin ulusal havayolu şirketi yani bayrak taşıyıcısıdır. Kurulduğu günden beri yeniliklere açık olmuş ve bu sayede de gittikçe büyüyerek adını sadece Türkiye’de değil, dünyada da duyurmayı başarmıştır. Fakat her şirkette yaşanabileceği gibi THY’nin de kötü dönemleri olmadı değil. Son on yıla baktığımthy_amsterdamızda bünyesine eklediği yeni uçaklarla birlikte açılan yeni seferleri ve dolayısıyla çalışan sayısının da artması çok takdir edilesi gibi gözükse de yine son yıllarda THY’nin yaşadığı büyük kazalar(1999 Adana, 2003 Diyarbakır ve 2009 Amsterdam kazaları) ve bu kazalardaki ölü-yaralı sayısı tartışmaya değer. Her ne kadar bu kötü dönemler THY’nin imajını neredeyse hiç zedelememesine rağmen, bu kazalar sonrasındaki kriz iletişiminde başarılı olduklarını söyleyebilmek biraz zor.

Hepimizin rahatlıkla hatırladığı 2009 Şubat ayında gerçekleşen Amsterdam kazası sonrasında yaşananlar bu konuya verilebi51_1270THYHaber_toronto1lecek en iyi örnek herhalde. Kaza sonrasında THY yetkilileri ve Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım yaptıkları açıklamalarda ölü bulunmadığını, sadece yaralı insanlar olduğunu ve o yaralılara da ilk müdahalelerin yapıldığını belirterek düşen uçakta yakınları bulunanları oldukça rahatlatmışlardı. Fakat sonra Hollanda’dan gelen haberlerde 9 ölü olduğu duyuldu. Aynı zamanda olay yerinde yaralıların hastanelere taşınmasında da çeşitli problemler yaşandığı ortaya çıktı.

 THY gibi büyük bir havayolu şirketinin böyle bir kaza sonrasında önem vermesi gereken “ilk”leri olmalıydı ve bu “ilkler’in ilk’i” de kesinlikle “iletişim” olmalıydı, fakat THY üst düzey yöneticilerinin bile bu konuya gereken önemi veremedikleri yaptıkları çelişkili açıklamalardan anlaşılabiliyordu. Hollandalı yetkililerle iletişimi sağlayabilmekte neden o kadar geciktikleri veya neden Hollanda’da acil bir kriz masası oluşturulamadığı hala bilinmiyor.

Fakat yaşanan tüm bu aksiliklerden sonra THY’nin uçak bileti satışlarında en ufak bir değişiklik dahi bulunmaması, adlarını havacılık sektörüne gerçekten kazınmış harflerle yazdırmayı başardıklarını mı gösteriyor acaba? Bu konuyla ilgili marka ve pazarlama uzmanı Doç. Dr. İzzet Bozkurt, “Hollanda durumu iyi götürdü. Ancak bizde hayal kırıklığı yaşandı.” diyerek THY’nin Amsterdam kazasında kriz yönetimindeki başarısızlığını dile getirmiş, fakat bununla birlikte aynı konuşmasında tüm emeklerin bir anlık kazayla yok olmayacağını da belirtmiştir. Havayolları şirketlerini hizmet ve kalite yönünden değerlendiren Skytarx firmasının yaptığı anket te bu durumu kanıtlar nitelikteydi. Anket sonucunda THY`nin kazaya rağmen yerli ve yabancı yolculardan tam not aldığı ortaya çıktı.kevin_costner_thy_reklamindaki_rolu_ne

Her ne kadar THY, milyon dolarlar harcanan Kevin Costner’lı reklam filminin yayınını kazadan sonra durdurma kararı aldıysa da yolcular kendilerini “star gibi hissetmek” için THY konforundan vazgeçme kararı alamamış gibi gözüküyor.

Hazal Soğukpınar

SOSYAL ILETISIM AGLARI: Baglanin, Tanisin, Paylasin…

16 Ekim, 2009

Ilk bakista genclere yeni birlikte olma alanlari saglamasiyla masum gorunen sosyal iletisim aglari,gunumuzde: beden ve mekandan bagimsiz elektronik bir alan uzerinde sahte kimliklerin insa edildigi bir yer haline gelmistir.Hergun tum dunyada toplam 3 milyar dakikadan fazla zaman ayrilan bu sosyal iletisim aglarindan en unluleri ise;

Facebook
Xing
Twitter
Plaxo
Netlog
Badoo
Jhoos
Orkut
Myspace

Son yıllarda en populer sosyal iletişim ağlarından biri olan facebook, Türkiye‟de özellikle üniversite gençliği arasında hızla yaygınlaşmaktadır Bu çalışmada sosyal iletişim ağlarından biri olan facebook un, yeni ilişkiler kurma ve mevcut ilişkileri sürdürmede alternatif sosyal mekânlar olma özelliğinin etkinliği sorgulanacaktır
Su siralar bir iletisim araci olmanin otesinde artik toplumsal bir mekan haline gelen Facebook,Twitter gibi sosyal iletisim aglari, yeni insanlarla tanisma firsati saglayan bir sosyallesme araci midir yoksa bireyleri toplumdan ve ailelerinden uzaklastiran bir etken midir sorusu son donemlerde bir cok toplumbilimcinin sorguladigi bir ikilemdir. Kimi arastirmaci bu sosyal iletisim aglarinin duygulari daha rahat ifade edebilme olanagi verdigi ve duygusal mesajlarin iletilmesini kolaylastirdigini iddia ederken kimisi bu aglari kullanmanin sosyal baglari azalttigi ve sosyal yalnizliga ittigini iddia ediyor.
Sosyal aglarin ozellikle ortak ilgi alanina sahip gencleri biraraya getirerek onlara daha fazla sosyallesme imkanina saglandigini iddia edenlere cevaben kimi uzmanlar da evinizde pijama ile lap-top kucağınızda yada pc masanızda gecenin geç saatlerine kadar vakit geçirerek, sosyal ağlarda gezerek genclerin sosyal olamayacagini, kendi örmüş olduklari ağın içinde sikisip kalacaklarini ongoruyor.
Geçtiğimiz günlerde, İngiltere’nin popüler gazetelerinden Daily Mail’de yayinlanan çok ilginç bir araştırma ikinci gorusu destekler nitelikte. Araştırmaya göre 1987 yılından bu yana insanların yakınları ile yüz yüze görüşmek yerine elektronik iletişim cihazlarını tercih edişlerinde ciddi bir artış olduğu ortaya koyuyor. Araştırmayı yorumlayan Dr. Aric Sigman, insanların yüz yüze görüştüğünde vücudun oksidin adı verilen bir hormon salgıladığını, sanal görüşmeler de ise bu koruyucu hormonun salgılanmadığı için, insanlarda hastalık riskinin arttığını ortaya koyuyor. Dr. Sigman bu yüzden Facebook veya Myspace gibi sosyal ağ sitelerinin sadece toplumsal sağlığa değil bireysel sağlığa da zarar verdiğini, hatta bu yüzden kanser riskini artırdığını iddia ediyor.

http://www.hurriyet.com.tr/teknoloji/11063817.asp

Kâr amacı gütmeyen, The Conferance Board adlı organizasyonun yapmış olduğu bir baska araştırma sonucuna bakılırsa da şaşırtıcı olan en önemli unsurun; Facebook benzeri sitelerin yaygınlaşmasıyla fiziki birlikteliğin süresininin aileler arasında gittikçe azaldığı sonucu olmuştur. Bu araştırmaya katılan tüm internet kullanıcılarının %75′i en azından bir sosyal ağ sitesine üye ve bu rakam bir önceki yıla göre %27 daha yüksek.
Butun bunlar goz onune alindiginda Facebook gibi populer sosyal iletisim aglarinin tamamen sosyallesme saglayan masum yollar olmadiginin,hatta asiriya kacildiginda tam ters etki yaratarak bireyleri sosyal yalnizliga ittiginin de bilincin de olmak gerek…
Serdar Capar


Follow

Get every new post delivered to your Inbox.