‘Kültür’ Kategorisi için Arşiv

ALLİANOİ

3 Eylül, 2010

İzmir zaten gâvur. Allianoi desen gâvur memleketin Bergama ilçesinde, ki Allianoi diye bir yer de yok esasen.

Osmanlı’dan önce Anadolu’da hiçbir şey yok. Medeniyetler beşiği dediğimize bakma, Osmanlı – Selçuk gerisi boşluk.

Sanatçı sanatıyla ilgilensin, bilmediği konuya burnunu sokmasın. Ne çevre konusu, ne politika; yandaş olmadıkça yoktur tahammülüm, işlemez onlara meşhur demokrasim.

Buyurunuz, Çevre ve Orman Bakanlığı resmi internet sitesinden aynen aktarıyorum:

2003 yılında kurulan Çevre ve Orman Bakanlığı’nın kuruluş amaçları şunlardır;

  • Çevrenin korunması ve iyileştirilmesi,
  • Kırsal ve kentsel alanda arazinin ve doğal kaynakların en uygun ve verimli şekilde kullanılması ve korunması,
  • Ülkenin doğal bitki ve hayvan varlığı ile doğal zenginliklerinin korunması ve geliştirilmesi,
  • Her türlü çevre kirliliğinin önlenmesi,
  • Ormanların korunması, geliştirilmesi ve orman alanlarının genişletilmesi,
  • Ormanların içinde ve bitişiğinde yaşayan köylülerin kalkındırılması ve bunun için gerekli tedbirlerin alınması,
  • Orman ürünlerine olan ihtiyacın karşılanması ve orman ürünleri sanayinin geliştirilmesi şeklinde özetlenebilir.*

Evet güzel bir dünyaya benziyor; doğal kaynakların korunması, çevre kirliliğinin önlenmesi, ormanların korunması ve hatta zenginleştirilmesi. Peki, siz bugüne kadar ne gördünüz? Karadeniz’in bütün doğasını katledecek HES lerin yapımına karşı bir kampanya? Veya nükleer santrallere kısık sesle de olsa bir “hayır “? Hiçbirini göremezsiniz çünkü siz yanlış anladınız; hâlbuki bu bakanlığın görevi yeni barajlar kurmak, yeni yolların, köprülerin yapımına onay vererek ormanların katline yol açmak, termik ve nükleer santraller kurulurken usul usul izlemek.

“Çevre ve ormanı koruyoruz” oyunu bunun adı.

Bari biri de çıkıp şu bakanlığın adını değiştirelim dese. Bu oyun bitsin artık, bu kadarı olmaz dese.

*http://www.cevreorman.gov.tr/COB/Bakanlik/BakanlikKurulusu.aspx?sflang=tr

Özlem Pakiş

Tanrılar Okulu

18 Nisan, 2010

DÜŞLER OKULU

Visibilia Ex Invisibilibus , gördüğümüz ve dokunduğumuz herşey görünmeyenden kaynaklanır. Stefano Elio D’Anna’nın Tanrılar Okulu felsefik, mitolojik ve hayalperest anlamda ekonomik öğeleri bir arada bulunduran eşşiz başucu yapıtlardan birisidir. Kitabın her hangi bir sayfasını açtığınızda her biri birbirinden kaliteli onlarca cümleyle karşılaşmanız çok muhtemel bir sonuç. Kitap binlerce özdeyişin bir araya getirmesiyle oluşturulmuş gibi sanki her cümle kendi başına ayrı bir kitap yazdırabilecek kadar anlamlı ve derin geliyor okuyucuya. Kitap var olan en gerçek şeyin düş olduğunu ve herşeyin düşten doğduğunu anlatıyor. Kitabın söylediği soyut fikirlerin günlük hayatta somut görüntülerini bulmak okuyucunun daha da kitaba bağlanmasını sağlıyor. Gördüğümüz için inanmayız, inandığımız için görürürüz fikri kitabın en çok vurguladığı fikirlerden birisidir. Dünya’da ki dinlerin hepsine  baktığınızda cennet inancının bu fikri nasıl desteklediğini görürsünüz. Her dinde inançlı inançsız ayrımı vardır ve yine her dinde sadece inançlı insanların cennete gideceği söylenir. Ve bu inancın kaynağı insanların inandıkları, düşledikleri şeyi yaşayacak olmalarından kaynaklanır. Düş var olan en gerçek şeydir, ve  benliğimiz yaşamımızı yaratır.

Tanrılar Okulu’nun felsefesine yakın fikirleri aslında daha önce hemen hemen herkes görmüştür. Sokrates’in bilgi sonradan öğrenilmez, sadece hatırlanabilir fikri Tanrılar Okulu’nun ana taşlarından birisidir dememiz yanlış olmaz. Sokrates de her şeyin insanın içinde olduğunu, her şeyin bireyin benliğinden kaynaklandığını belirtmiştir. Paulo Coelho’nun Simyacı’sında anlatmak istediğide Tanrılar Okulu ile paraleldir. Simyacı’da bireyin kişisel menkıbesini keşfetmesi, tasavvufta insanın nefsini terbiye etmesi ya da Tanrılar Okulu’nda kişinin iradesini kontrol etmeyi başarıp düşlemeyi öğrenebilmesi yakın görüşlerdir. Ama Tanrılar Okulu’nu onlardan farklı kılan yanları genel olarak  tüm soru işaretlerini cevaplamak, anlatılanları daha sistematik bir düzende okuyucuya sunmak ve gerçek hayataki çarpıcı ipuçlarına giden yolu aydınlatmak  şeklinde sıralayabiliriz.

Kitap gerçek, zaman ve düş konusunda da değişik açıklamalar getirerek dikkat çekiyor. Görüntü ve gerçeğin tek ve özdeş olduğunu söyleyen eser bunu: düş + zaman = görüntü formulüyle açıklıyor. Var olan herşeyin önce bir Dreamer tarafından düşlendiğini, üzerinden belli zaman geçtikten sonra dünya üzerinde maddesel görüntülerine dönüştüğünü söylüyor. Bu fikri zaman sihirli bir boya gibidir, düşlerin üzerine dökülmesiyle gerçeklik doğar şeklinde ifade edebiliriz.  Zamanla iligili diğer bir konuda insanın içinde yarattığı Dünya’da can bularak karşısına çıkan antagonistlerin mağlup edilemediği sürece aynı fikirler farklı kimlikler altında karşısına çıkacağı görüşüdür. Yani eğer atılması gereken adımlar atılmazsa, tek muhtemel geçmiş bir gün gelecek ihtimalidir.

Eğer düşler okulunda olmayı düşlüyorsanız okumanız gereken en önemli kitap Tanrılar Okulu’dur. Kitabın size verdiği son nadide tavsiye ise kral olmadan krallıklar kurmaya çalışmayın. Önce kral olun krallık zaten akabinde gelecektir.

NAZIM SANSAR

Suya Sabuna Dokunun

4 Nisan, 2010

Sağlık Bakanlığı topluma temizlik alışkanlığını aşılamak için yeni bir kampanya başlattı. Bu kampanyada ilk olarak el temizliği aşılanacak. Sabun ve Deterjan Sanayicileri Derneği’yle beraber yürütülen kampanya televizyonlarda yerini aldı. Sağlık Bakanlığı’nın daha önceki zamanlarda hazırlattığı halkı uyaran reklamların bu kampanyada tamamen değiştiği görülüyor. Yaratıcı bir reklamla daha çok ilgi çekmek amaçlanmış. Reklamın sonunda kampanyanın sloganını ve sağlıklı olmak için sadece ellerimizi yıkamanın yeterli olduğunu anlatılıyor.

Kampanyanın tanıtımı Four Seasons Bosphorus Hotel’de yapıldı. Tanıtımda Sağlık Bakanı Recep Akdağ, sağlığa yapılan her Sağlık Bakanıtürlü harcamanın toplumun gelişmesi için çok önemli olduğunu belirtti. Ayrıca Akdağ sağlık konusunda yapılanlardan ve hedeflerden de bahsetti. Akdağ tanıtımda herkesin elini 8-10 kez yıkaması gerektiğini önemle vurguladı. Son olarak bakan basından da tam destek istedi.

Ayrıca kampanya için bir de internet sitesi hazırlanmış. Sitede elleri yıkamanın önemi, doğru el yıkamanın nasıl olduğu hakkında bilgiler verilmiş. Çocuklar da unutulmayarak bir de oyun eklenmiş. İlgili siteye buradan erişebilirsiniz.

Enver M. Sorkun

LONDRA’DA ALIŞVERİŞ KARNAVALI

19 Aralık, 2009

İngiltere’nin başkenti Londra şu sıralar Noel ve yılbaşına hazırlanıyor. Caddeler, sokaklar, alışveriş merkezleri her yer ama her yer ışıl ışıl süslenmiş durumda. Herkes Noel’i takip eden Boxing Day (Hediyeleşme Günü)’e hazırlanıyor aynı zamanda. Mağazalar akın akın gelen misafirlerini ağırlıyor, adeta dolup taşıyor şu sıralar. Bu da beraberinde alışveriş çılgınlığını getiriyor.

 5 Aralık, Noel öncesi alışveriş günüydü Londra’da ve bu gün inanılmaz derecede hareketli geçti. Birçok sokak trafiğe kapatıldı, alışveriş çılgınlarının daha rahat hareket edebilmeleri ve alışveriş ruhunu daha iyi hissedebilmeleri içindir belki de. Londra’nın ünlü caddeleri Oxford Street ve Regent Street bu alışveriş gününde izdihama uğradı tabiri caizse. Noel’e özel bu büyük indirimler nedeniyle, bu caddelerdeki mağazalarda insanlar çok yüksek meblağlarda paralar harcadı. Bu harcamaların Boxing Day’de daha da artacağı bekleniyor.

Noel gününün hemen ardından gelen hediyeleşme gününde ise alışveriş sapkınlığı durumu daha da hissedilir hale geliyor. İnsanlar müthiş indirime uğrayan ürünlerden alabilmek için mağaza önlerinde kuyruklar oluşturuyorlar. Oxford caddesi üzerindeki mağazalar en fazla ciroyu bu günde yapıyor. Bu büyük indirimler ve hareketlilik, haliyle bölgeyi turizm açısından da canlandırıyor. Dünyanın çeşitli bölgelerinden gelen insanlar yılın bu hareketli döneminde Londra’da olmayı yeğliyor. 

Perakende Kurumu tarafından yapılan açıklamalara göre Londra’daki birçok alışveriş mağazası son yılların en büyük hâsılatını yakaladığını açıkladı. Geçmiş yıllara nazaran alışveriş caddelerinin daha kalabalık olduğu görülüyor. Bunun yanı sıra, internetten alışverişin rahatlığına alışanların sayısı da yadsınamaz derecede fazla. 3,6 milyon kişi alışverişlerini bu kolay yolla yapmayı tercih etmiş. Anlaşılan küresel ekonomik kriz Londra’daki alışveriş çılgınları için sadece bir olgudan ibaret ve daha da öteye geçemiyor. İlerleyen günlerde Londra’daki alışveriş çılgınlarının akıbeti ne olur, bekleyip göreceğiz…

Burcu ŞEN

Hayvanları Deneylerimize Alet Etmeli Miyiz?

18 Aralık, 2009


İnsanoğlu eski çağlardan beri gelişim içerisindedir. Bu gelişim günümüzde inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Birçok alanda meydana gelen bu gelişmeler insanoğlunun başarısını gözler önüne sermektedir. Bu başarıyı elde edebilmek, günümüze taşıyabilmek ve devamlılığını sağlayabilmek için insanoğlu bir takım çalışmalar, deneyler yapmış ve bu çalışmalar sayesinde önemli sayılabilecek bilimsel gerçekleri ortaya çıkarmışlardır. Tabii ki bu deneylerde çeşitli organizmalar (fare, köpek, maymun vs) kobay olarak kullanılmıştır ve bu organizmalar sayesinde insanoğlu yaptığı çalışmaların insan yaşamına uygulanabilirliği konusunda önemli ipuçları elde etmiştir. Ayrıca insanlar yaptıkları bu deneyler sırasında bazı organizmaların diğer organizmalar için yararlı olabilecek özelliklerini ortaya çıkarmışlardır. Örnek verecek olursak arıların iğnesinde ki bir maddenin insanları iyileştirmek için kullanılabileceği gözlemlenmiştir. Bir baksa örnek olarak keçilerin ATryn adlı ilacı üretmek için kullanıldığını gösterebiliriz. ATryn tıp dilinde antitrombin (kanda pıhtılaşmayı önleyen madde) eksikliği adı verilen hastalığın semptotik tedavisinde kullanılmaktadır(ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz). Örneklerden de anlaşılacağı gibi hayvanların bu tip deneylerde kullanılması hem bu bilimsel çalışmaların devamlılığı hem de insanoğlunun kendisini sürekli olarak geliştirmesine, yeni projelere başlamasına imkân tanımaktadır. Bu canlılar araştırma projelerinde de önemli rol oynamaktadırlar. İngiltere Sağlık Bakanı Ian Pearson bir röportajında yukarıda söylediğimizi destekler nitelikte şu ifadeleri kullanmıştır: “Araştırma projelerinde bu tip organizmaları kullanmak bilimsel gelişmelerin küçük ama çok önemli bir kısmını oluşturmaktadır.” Ayrıca Michigan Society Sağlık Araştırma Derneğine göre şizofreni hakkında günümüzde elde edilen bilgiler hayvan davranışları ve onların beyinsel dokuları üzerine yapılan deneylerden gelmektedir. Yani tüm bunlardan da anlaşılacağı gibi hayvanları bu tip projelerde kullanmasaydık, şizofreni hakkında bu kadar bilgiye ulaşmamız mümkün olmazdı. Bir başka açıdan bakacak olursak, hayvanları deneylerde kullanmak bize sadece bilimsel gelişmelerde değil, öğrencilerin derslerinde (özellikle biyoloji dersinde) öğrendiklerini uygulama fırsatı vermektedir. Örneğin veterinerlik okuyan öğrencilerin alması gereken anatomi derslerinde hayvanları kullanmadan dersleri verimli bir şekilde götürebilmek neredeyse imkansızdır. Çünkü bu derslerde öğrenciler hayvanların morfolojisini(biçimini, yapısını) incelemektedirler. Hayvanlar olmadan bu dersi sürdürebilmek neredeyse imkânsızdır. Tüm bu örneklerden de anlaşılacağı üzere hayvanları deneylerde, araştırma projelerinde kullanmak bilimsel gelişmenin devamı için gerçekten önemlidir. Ancak bunu yaparken hayvanlara zarar vermeden ya da bunu en asgari seviyeye düşürerek yapmamız gerekmektedir. Bunun yanında kullanılan hayvan sayısını da en aza indirmek için çalışmalarımızı yürütmeliyiz. Ancak sonuç olarak anlaşılacağı gibi bu organizmalar olmadan bilimsel gelişmeyi devam ettirebilmek gerçekten çok zor.

Kayhan KÖKBUDAK

İki Çarpı İki

17 Aralık, 2009

İstanbul Devlet Tiyaroları’nda sergilenmekte olan ilişkilere dair harika bir oyun: İki Çarpı İki. Behiç Ak’ın yazdığı ve Serpil Tamur’un yönettiği oyun, alışılanın aksine sadece iki oyuncunun performansıyla gözler önüne seriliyor. Seray Gözler Yeniay, Elvan ve Sema adında iki zıt karakteri değişmeli olarak canlandırırken; Adnan Biricik de Ahmet ve Mahmut karakterlerini canlandırıyor.

Oyunda iki çift var ve bu çiftler kendi içlerinde farklı kutupları temsil ediyor. Bir kutup uysal, yumuşakbaşlı, kırılgan ve romantikken; diğer kutup tutkulu, dominant, ne istediğini bilen ve güçlü. Böyle bir durumda ise ilişkileri kötüye giden çiftler, hemen karşı çiftte kendi özelliklerini taşıyan ve kendine benzeyen bireye yöneliyor ve ona sığınıyor. Sonrasında olanlar ise ilişkilere dair önemli ipuçları veriyor: Her ne kadar kendi benzerlerini bulsalar da ilişkinin yürümesi için mutlaka bireylerden biri, diğer karakterden farklılaşıyor ve kendisini diğer kutba yaklaştırıyor. Örnek vermek gerekirse bir ilişkide iki uysal ve yumuşak başlı bir araya gelmişse, birisi mutlaka insiyatifi eline alarak güçlü ve dominant rolüne bölünüyor.

Bundan anlaşılacağı gibi ilişkide sadece bir kutbun var olması pek de mümkün değil. İlişkilerin çok yapıtlı boyutu içinde ilişkinin doğası farklılaşsa da kişiler karakterlerini ilişkinin yürümesi için adapte etmek zorunda kalıyor. Bunu daha iyi anlamak için İki Çarpı İki kaçırılmaması gereken bir oyun…

BURÇAK BAŞ

BOŞ OL, BOŞ OL, BOŞ OL!

14 Aralık, 2009

                                                               

 Günümüzde boşanma oranlarının hızla arttığını pek çok kaynaktan okuyoruz ya da duyuyoruz.  Aslında pek çok Avrupa ülkesine göre Türkiye iyi durumda(!) sayılabilir. Türkiye İstatistik Kurumu(TÜİK), yaptığı bir araştırmayla 2008 yılında 641 bin 973 çiftin evlendiğini ancak 99 bin 683 çiftin boşandığını ortaya koydu. Ancak TÜİK’e göre bu rakamlar çok da kötü sayılmıyor, çünkü özellikle Avrupa ülkeleriyle kıyaslandığında ülkemizdeki boşanma oranları düşük kalıyor.

Peki, nedir sadece 1 yıl içinde 100 bin çifti boşanmaya iten? Bunun tabii ki kişiden kişiye değişen pek çok farklı sebebi olsa da bazı sebepleri herkes için ortak. İlk bakışta pek ilgisi yokmuş gibi görünse de bir ülkedeki ekonomik şartların tümü çiftlerin evlilik hayatında önemli rol oynuyor. Özellikle kişilerin iş hayatındaki değişimler, iniş çıkışlar; ülke ekonomisindeki sarsıntılar hatta krizler bile insanların evliliklerini önemli ölçüde etkiliyor. Aslanın ağzındaki ekmek her geçen gün biraz daha midesine doğru ilerledikçe evli çiftlerdeki stres artıyor. Ev geçindirme çabası içerisinde daha çok çalışmak zorunda kalan insanların sorunları artıyor, birbirlerine karşı olan anlayışları ise azalıyor. Özellikle kadınların iş hayatında gittikçe daha da fazla yer aldığını da hesaba katarsak, hem erkeğin hem de kadının çalıştığı bir evde gerginlik de iki katına çıkıyor. Böylece,  en ufak bir tartışmada bile birbirlerine tolerans gösteremeyen çiftler, ufak tartışmaları büyük kavgalara dönüştürüyor ve evliliklerinin günden güne daha çok yara almasına neden oluyorlar. Bunun sonucunda da, yolun başında hayatı tüm zorluklarıyla birlikte paylaşmaya karar veren iki insanın yerini, birbirlerine tahammül dahi edemeyen iki yabancı alıyor. 

Tabii ki her evlilik aynı kaderi paylaşmıyor. Birbirlerine karşı gerekli anlayışı ve evliliklerini sürdürmek için gereken her türlü çabayı göstermeye gayret eden pek çok çift olduğu araştırma sonuçlarında da açıkça görülüyor. Ancak aşikâr olan bir durum var ki o da şu; böyle çiftlerin sayısı hızla değişen hayat şartları ve ekonomik yetersizlikler yüzünden her geçen gün azalıyor. Sinan Çetin’in “Hayat Sineması” boşanma oranlarında bir azalma sağlar mı bilinmez; ancak insanlar birbirlerine anlayış göstermeye çabalamadığı sürece bu durum pek de mümkün görünmüyor.

Hande Akpınar

10 Aralık, 2009

ELVEDA DUYGULAR,

ELVEDA SANA ŞİİR!

Şiirimiz ölüyor mu? Türk milletiyiz biz, çok severiz cevabını bildiğimiz soruları sormayı.  Kitap okumaktan vazgeçtik; gazeteleri bile okumayan gençlik ve onlara bir şeyler yazmak duygusunu aşılayamamış olan büyükleri varken, doğaldır “EVET!” diye bağırmak.

Peki, duygularımızı nasıl anlatıyoruz? Cep telefonu mesajlarıyla mı, Messenger iletileriyle mi? Eskiden, mutsuzken şiir okumak ve yazmak insanların aklına gelen başlıca şeylerdendi. Şimdiyse ruhumuzu besleyen çoğu sanat dalı gibi şiir de simsiyah (!) bir kefenin altına büründü. Gazete köşelerinde rastladığımız iki dize bile bizi mutlu etmeye yeterken, artık gençliği içine hapsetmiş Facebook duvarlarında rastlıyoruz duygu parçacıklarına. Benim “şiirimsi” olarak adlandırdığım cümleler yüzümüzü güldürmeyi bırakın, şiirden birazcık anlayan insanları kahkahaya boğuyor. Şiirimiz ölüyor, arkadaşlar.

Bizim ilgisizliğimiz şiir kitaplarını raflardan kaldırıyor. Yerlerine sadece günceli, gündemi konu alan popüler kültürü yerleştiriyor. Eceliyle de ölmüyor şiirimiz. Tek bir dörtlük yazmaya eli gitmeyen bizler kanatıyoruz onu her defasında. Çok mu zor, bilmiyorum; en azından her gün bir kelime eklemek ömür dizelerine. Doğru ya! Duygularımızı yitirmişiz biz; kim aldırır şiirin ölümüne!

Sena Saban

Klasikler Hiçbir Zaman Eskimez

4 Aralık, 2009

38 yıl sonra Nurgül Yeşilçay’la sinema ekranına dönen Hürmüz, Türk sinema ve tiyatro tarihinin unutulmaz eserlerinden biriydi.Ayten Gökçer ve Türkan Şoray tarafından efsaneleşen bu hikaye 2009 yılına damga vuran Türk filmlerinden biri olacak gibi gözüküyor.

Filmin konusunu bilmeyenler için kısa bir özet geçelim.Hikaye 1800’lerde İstanbul’da geçiyor.Hürmüz geçimini evlenerek sağlamaktadır ve çeşitli mesleklerde ve şehirlerde(!) kocaları vardır ve bunları bin bir yalanla idare edip onların paralarını yemektedir.Yalanlar üst üste birike birike artık yalan söylemek gittikçe zorlaşır.

Film daha çok müzikal tatta geçiyor diyebiliriz.Filmin güçlü olduğu yanı ise elbetteki dekor- kostümlerdeki başarısı ve oyuncu kadrosu .Kostümler oldukça renkli ve dikkat çekici.Oyuncu kadrosu ise bir hayli kuvvetli.Nurgül Yeşilçay’a baş rollerde Haluk Bilginer ve Gülse Birsel eşlik ederken, Hürmüz’ün kocalarını ise Mehmet Ali Alabora, Erkan Can, Sarp Apak gibi oyuncular canlandırıyor.Tabiki Müjdat Gezen,Erol Günaydın gibi usta oyuncular filmin tuzu biberi oluyorlar.

Film oldukça komik ve eğlendirici bir film.Ne yapacağınıza karar veremediğiniz bir akşam gitmek için birebir.

Umut Can Kurt

Bayram arifesinde, bizim millet…

26 Kasım, 2009

Bugün arife… Yollar tatilcilerle, çarşı – pazar bayram alışverişçileri ve bayram esnaflarıyla dolu. Herkes oğluna, kızına, gelinine bayramlıklarını bugün alıyor. Metrolar, otobüsler balık istifi bayramcılarla dolu. Bugün evden çıkmak mecburi hissedilmedikçe önerilmez.

Gaflet ve delalet içindeki insan yine de ekmek ve birkaç küçük şey almak için dışarı gönderilebilir. Oysa dışarısı oldukça tehlikeli insanlarla dolu bugün, gözü dönmüş insanlarla. Fırına gidersin, bakmışsın bir güzel kuyruk ki… Akşam vakitlerinde iyice artacaktır. Zar zor alınır ekmek arife günlerinde ve çok miktarda, misafirler de göz önünde bulundurulur, kavurmaların ve nice etli yemeklerin getirdiği ekmek yeme zorunluluğu da.

Krizin de etkisiyle bu yılın üçüncü çeyreğinde geçen yıla göre %122 kar elde eden bir market de yol üzerindedir ve evden çıkma hatası yalnız kalmasın diye bir hata daha yapılır. Demem o ki, buraya girilir küçük birkaç şey almak için. Bir bitmek tükenmek bilmeyen insan silsilesi de buradadır doğal olarak. Envai çeşit FMCG telaşla alışveriş arabaları ve sepetlerine doldurulur. Bayram yaklaşıyordur, hızlı olmak lazımdır. Gözü dönen insanlar ona buna çarpar, sırada kaynamanın hesaplarını yapar. Evde çocuğu bırakmıştır, yemeği ocakta… Bayram tatlısı yapılacak, şerbetler hazırlanacak ve bir sürü iş daha… Ve bayram temizliğini de bugüne bırakanların sayısı ‘’mortgage madurlarından’’ fazladır.

Nice sıra kavgaları marketlerde, nice tartışmalar fırınlarda, otobüslerde, metrolarda… Hepsi bugün bizim içindi, bayram geliyordu çünkü. Bakalım daha kovalanan boğalar, yılda bir gün de olsa İspanyollara taş çıkaran matadorlarımız olacak yarın. Polisten kaçarak ara sokaklarda ve uygun (!) yer bulamadığı için banyolarda kurban ibadetini gerçekleştiren sade vatandaşlarımız olacak… Nice çocuk psikolojileri bozulacak ve belki kendi eliyle beslediği koyunun kurban edilişiyle nice vejetaryenist beslenmeler açığa çıkacak.

Minimum trafik kazalı, minimum kurban gazili ( Kurban kesimi sırasında elini, kolunu yaralayanların sayısı da yılda 20 – 30 kişi arasında değişiklik göstermektedir. ), en az kavgalı, birbirimizi üzmeli, kırmalı, vurmalı bayramlar… Yani iyi bayramlar.

Mehmet Alp Ertekin


Follow

Get every new post delivered to your Inbox.