‘Siyaset’ Kategorisi için Arşiv

12 Haziran Yaklaşırken Fatih Altaylı’dan Seçim Yorumları

21 Mayıs, 2011

Buse Aylan                              Sandra Sinem Kaya

buse.aylan@buik.net               sandra.kaya@boun.edu.tr

 

Türkiye’nin gündemini uzunca bir süredir meşgul eden 12 Haziran seçimleri, her geçen gün hız kazanarak konuşulmaya ve konuşturmaya devam ediyor. Hangi parti seçimden zaferle ayrılacak? Oy oranları nasıl olacak? Seçim sonuçları üzerine yapılan birbirinden farklı tahminler gittikçe çoğalırken seçimlere az bir zaman kala Türkiye’nin başarılı gazetecilerinden Fatih Altaylı ile 12 Haziran seçimleri hakkındaki görüş ve tahminlerini içeren teke tek bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

Referandumdan sonra özellikle birtakım kesimlerde, gücü eline alan siyasi iktidarın kendi “yaşam tarzlarına müdahale” edeceği korkusu oluştu. Siz de bir yazınızda “İktidarın baskı uyguladığı yönündeki söylemlere halk pek itibar etmiyor.” demişsiniz. Bu korkuyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Ayrıca halk bir baskı hissetmiyor mu gerçekten de?

Sıradan halk bir baskı hissetmiyor çünkü onların yaşam tarzında belki beş yüz senedir fazla bir değişiklik yok. Anadolu’ya çıkıp dolaşırsanız, büyük kentlerdeki yaşam tarzıyla küçük kentlerdeki yaşam tarzı arasındaki uçurumu görürsünüz. Bir de kırsala gittiğiniz zaman iyiden iyiye uçurum büyüyor ve oradaki siyaset, oradaki yaşamlara dokunmuyor. Orada geleneksel bir yaşam tarzı hakim ve bu yaşam tarzı çok köklü bir değişime uğramıyor. Belki telefon geliyor, traktör geliyor ama yaşamla ilgili olarak ne entelektüel arayışları var, ne de daha eğitimli kitlenin mutluluk ve eğlence arayışlarıyla paralel bir arayışları var. O yüzden onların böyle bir müdahaleden haberleri bile yok. Böyle bir müdahaleyi hissetmiyorlar. Yaşam tarzına müdahale konusu daha çok sahil kesimleri dediğimiz bölgelerde, büyük kentlerde etkili. Buralarda biraz daha batılı yaşam tarzını benimseyen, Tanzimat sonrası Türkiye’deki değişime ayak uyduran, Cumhuriyet’in getirmiş olduğu özgürlük ortamından daha fazla faydalanan ve geleneksel yaşam tarzının dışında bir yaşam tarzı geliştiren insanlarda bu baskı etkili. Baktığınız zamanda Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) oy aldığı bölgelerle oy almadığı bölgeler arasında bu ayrımı yapabiliyorsunuz. O yüzden de halkın en azından %70’lik bir kısmı üzerinde bu baskıyı çok da hissetmiyor. Aslına bakarsanız tam olarak bir baskı var da denemez. Doğrudan bir baskıdan çok, kayırmacılık var. Kendi benimsedikleri yaşam tarzını benimsemeyen insanlara karşı bir baskı uyguladıklarını söylemek mümkün değil ama dolaylı bir baskı uyguluyorlar. O kesimleri hem ekonomik olarak hem de sosyal olarak görmezden geliyorlar. Onların ihtiyaçlarına yabancı davranıyorlar. Bu da belki de daha etkili bir baskı yöntemi. Şunu gördüm ben: Başbakanın geçmişte iş adamlarıyla yapmış olduğu çeşitli toplantılar vardı. Genelde yardım toplamak amaçlı, deprem yardımı gibi. Bu toplantılara ilk katıldığımızda masada bulunan iş adamlarının büyük bölümünün önünde ben ya şarap görüyordum, ya rakı görüyordum. Her toplantıda bu giderek azaldı. Son yapmış olduğu toplantıda, altmış yetmiş kişilik bir masaydı ve üç dört kişinin önünde içki vardı çünkü bürokrasi ona göre davranmaya başlıyor. Devlette bir işiniz olduğu zaman ona göre karşılık görmeye başlıyorsunuz. Bu bir baskı mı? Baskı.

 

 

  • “AKP’nin kendi benimsedikleri yaşam tarzını benimsemeyen insanlara karşı bir baskı uyguladıklarını söylemek mümkün değil ama dolaylı bir baskı uyguluyorlar. O kesimleri hem ekonomik olarak hem de sosyal olarak görmezden geliyorlar. Onların ihtiyaçlarına yabancı davranıyorlar. Bu da belki de daha etkili bir baskı yöntemi.”

“AKP’nin oyları 3. seçime doğru giderken düşmemeye devam ediyor. Her ay düzenli yaptığımız anketimizde AKP oyları bu ay %50’ye yaklaştı ve rekor kırdı.” diyorsunuz bir yazınızda. Bu ani yükselişin neden nedir sizce? Bir yazınızda bu durumun Erbakan sayesinde olduğunu söylemişsiniz, biraz açabilir misiniz bu söyleminizi?

Birkaç nedeni var. Birincisi, İslamcı ağırlığı olan partilerin şu anda umut vermekten uzak olması. Gerek Saadet’in, rahmetli Erbakan’ın başına geçmesiyle beraber çağdışı bir parti görünümüne geçmesi ve baraj aşma şansını kaybetmesi. Has Parti’nin de bunun yerini alabilecek nitelikte bir çoğunluğa sahip olamaması. O yüzden de Cumhuriyet Halk Partisi’nde (CHP) belli bir yükseliş ihtimalini göz önünde bulunduran ve Türkiye’de sol iktidar olmasın diyenler -ki onların en büyük yanılgısı CHP’yi sol zannetmek- oylarını güçlü gördükleri İslamcı niteliği ağır basan partiye yöneltiyor. O yüzden de AKP’nin ciddi bir oy artışı var. %49.6 çıktı bizim anketimizde. Ben bunun seçimlere kadar geçerli olacağını zannetmiyorum. Seçimlere kadar oy oranının düşecek olması kuvvetle muhtemeldir çünkü seçmen az önce bahsettiğimiz baskıdan ötürü oyunu hangi partiye vereceğini söylemekten çekiniyor. Telefonların dinleniyor olma korkusu, bu anket raporlarının iktidarın eline geçebilme çekincesinden ötürü AKP’ye oy vermeyecek olanlar bile oyunu çekimser olarak açıklıyor. “Ben bilmiyorum.” diyor ya da AKP’ye vermeyecek olduğu halde sanki ona verecekmiş gibi davranıyor. Hiç kimse net bir şekilde AKP karşıtı olduğunu söylemiyor, söyleyemiyor. Bana sorarsanız AKP’nin oyu bugün %36-37’ler civarındadır, %49 değildir.

 

“AKP’den ciddi anlamda şikâyet edenler var. Hiç de azımsanmayacak bir kitle AKP’nin, gelir adaletsizliğini ortadan kaldıramadığı ve yoksullukla beklenildiği şekilde mücadele etmediğini söylüyor.” demişsiniz bir yazınızda. Sizce bu düşüncede olan kesim oy oranlarında değişikliğe sebep olabilir mi? %50’ye yaklaştı dediğimiz oy oranını aşağı çekebilir mi?

AKP’den eski memnuniyet yok. İnsanlar uzun süre umut beslediler bu partiye yönelik olarak dediler ki: “Bu parti, zenginden alıp bize verecek ve eski statükoyu temsil eden zengin kitleler biraz daha az kazanacak, iş bulacağız, daha fazla imkân sağlayacak.” Fakat AKP’nin sadece farklı bir zengin kitlesi yarattığını, kendi geçmişteki küçük veya orta boy esnaflarını veya sanayicilerini büyük sanayiciler olmaya doğru ittiğini ama aşağıdaki ezilen kitlelerin değişmediğini sadece yeni bir zengin kitlesi yaratmaya başladığını gördüler. Anket sonuçlarına baktığınız zaman da gelir adaletini hangi parti sağlar noktasında, sadece orada CHP, AKP’nin önüne geçiyor bir tek bu beklentide. Benim yazdığım değerlendirme de o anket sonucuna dayanıyor çünkü AKP’nin sadaka kültüründen kimse çok memnun değil. Herkes “İyi, tamam.” diyor ama dolabını açıyor, baştan aşağı makarna. Makarna, pirinç, kömür vermekle meselenin hallolmadığını, bir süre sonra aksine bıkkınlık yarattığını görüyor vatandaşlar. Tabii bunun yanı sıra AKP’nin çok başarılı olduğu bir yer var. Sağlık politikaları ve kadınlara yönelik işlerde çok başarılılar. Sağlıkta, hastanelerde rehin kalma haberlerinin giderek azalması hatta ortadan kalkması gibi. Bunun faturası ağır ödendi, bu sene on sekiz milyar dolardan bahsediliyor ama sonuç olarak sağlık hizmetlerinde ciddi bir gelişme var. Bu özellikle kadınların AKP’ye oy vermesini sağlıyor. Başarılı olduğu diğer nokta kadınlara aylık yüz lira, iki yüz lira gibi yardımlar yapıyor ve bu paraları kadınlara veriyor. Benim gördüğüm kırsal kesimlerde, bu kadınlara aile içerisinde ciddi bir güç olma ve aile içerisinde dik durma imkânı sağlıyor. Kocasına karşı bağımlılığını azaltıyor ve aile içinde ezilen taraf olmaktan çıkartmaya başlıyor kadını ve benim gördüğüm AKP’yi ayakta tutan temel şey Anadolu’da kırsal kesimdeki kadın oyları.

 

  • ” CHP, çok uygun bir şey yakaladı bu aile sigortası işiyle. Her aileye ayda 680 TL’lik gelir! Bu Türkiye’deki birçok kişi için çok ciddi bir para. Muhalefet, bunu sürekli tekrarlayıp da insanların kafasına yoksulluğu yenebilecek parti olarak geçmektense, parti içerisindeki çok sesten ötürü her gün saçma sapan bir takım başka laflar ediyor. “

 

 

Muhalefetin mevcut politikalarını nasıl buluyorsunuz? CHP’nin aile sigortası uygulaması mesela?

Muhalefet çok uygun bir şey yakaladı bu aile sigortası işiyle. Her aileye ayda 680 TL’lik gelir. Bu Türkiye’deki birçok kişi için çok ciddi bir para. Fakat muhalefet yakaladığı yerlerin üstüne gideceğine saçmalamakla meşgul. Yani tutturduğunuz ve AKP’yi çok rahatsız eden bir söylem var. Çok basit ve Hitler’den beri de çok net şekilde bilinen bir propaganda tekniği: Bir şeyi sürekli tekrarlayacaksınız. Muhalefet, bunu sürekli tekrarlayıp da insanların kafasına yoksulluğu yenebilecek parti olarak geçmektense, parti içerisindeki çok sesten ötürü her gün saçma sapan bir takım başka laflar ediyor. Şu anda vatandaşın önceliği ile Türkiye’deki bir takım gazetecilerin, entelektüellerin veya bir takım liberal görüntülü -ama aslında öyle olmayanların- beklentisi ile toplum beklentisi farklı. CHP bu liberal görüştekileri veya sözde bir takım entelektüelleri tatmin etmek için söylediği laflarla aslında halk üzerinde kendisine oy kazandırabilecek söylemlerinden uzaklaşıyor. CHP’nin sürekli olarak bu yoksullukla mücadele programını anlatması, bunun üzerine belki yeni bir şeyler koyması gerekiyor. Tansu Çiller belki iki anahtar söyledi ve başka hiçbir şey de söylemedi. Gerçi o iki anahtarı vermedi ama o iki anahtar Tansu Çiller’e seçim kazandırdı. Veyahut da DYP’ye o dönemde seçim kazandırdı. Yani bir şeyi sürekli söylemek lazım. CHP’nin iktidarla herhangi bir polemiğe girmeden kendi yapacağını sürekli tekrarlaması halinde oylarında ciddi artış olması muhtemel.

 

Peki, AKP’nin seçimlerde üst üste kazanmasını alternatif bir parti olmamasına bağlıyor musunuz?

Kesinlikle çünkü ilk ikisinde AKP büyük ihtimalle kazanacaktı zaten. Fakat bu üçüncü seçime giderken AKP’nin hala güçlü bir alternatifinin olmayışıetken.

 

AKP’nin sürekli kazanmasının da bir etkisi var mı burada?

Onun da muhakkak bir etkisi var. Bizim anketlerde çıkan sonuçta vatandaş şunu istiyor: Tek parti iktidarı. Çünkü bunun istikrar getirdiğine inanılıyor. Türkiye’nin tek parti iktidarı olmayan iktidarında da bugüne kadar geliştiğini kimse görmek istemiyor ama vatandaşın beklentisi tek parti iktidarı. AKP iktidarından başka hiçbir parti tek başına iktidar olacakmış hissi de uyandırmadığı için insanların bir kısmı da, “Aman ha düzen bozulmasın.” diye AKP’ye oy veriyorlar. Keza AKP iki seçim üst üste kazanmış ve bürokrasi içerisinde, devlet yönetimi içerisinde etkin konumların tamamını geleceğe yönelik olarak da yönlendirecek kadroları yerleştirmiş olmasından ötürü, insanlar işlerini devam ettirebilmek için bu düzenin bozulmaması amacıyla tekrar iktidarda AKP’nin kalmasından yana oy kullanıyorlar. Niye? Çünkü işte bürokratı tanıyor artık, sekiz-on senedir aynı bürokratla iş yapmış. Bu üst düzey de olabilir, alt düzey de olabilir. Memur olabilir, genel müdür olabilir ama sonuç olarak bir ortam oluşmuş vaziyette iş yapanlar, çalışanlar açısından. O ortamın bozulup sekiz senede, on senede oluşturdukları bağlantıların kaybolmasını istemiyor insanlar.

 

Sizin de içinde bulunduğunuz bir alan olarak medyanın seçimler üzerindeki etkisini nasıl görüyorsunuz?

Şimdi şu çok net: Medya hiç kimseyi iktidar yapamaz ama medya bir iktidarı düşürebilir. Biz, bugün sabahtan akşama kadar CHP seçimi kazansın diye bağırsak CHP seçimi kazanmayabilir ama biz bugün sabahtan akşama kadar AKP’nin yapmış olduğu yanlışları yazarsak o zaman AKP seçimleri büyük bir ihtimalle kaybeder. Zaten iktidar da bunun farkına vardığı için kendi medyasını oluşturma yönüne gitti. Geçmiş hükümetler medya patronları üzerinde bazen şikâyet yoluyla, bazen baskı yoluyla etkinlik sağlayarak bunu engellemeye çalıştılar ama çok başarılı olamadılar. AKP bunun dışında davrandı. AKP medya patronlarını etkilemektense doğrudan doğruya kendi medyasını oluşturma yolunda gitti ve işte Sabah Gazetesi’ne el koydu. Gazete doğrudan doğruya damadının başında olduğu bir gruba satıldı. Keza diğer birtakım gazeteler ya cemaat bağlantısı ya da patronlarının doğrudan bağlantısıyla tamamen iktidar hizmetinde gazeteler oldular. Ve bu gazeteler tarafsız görünen medyanın, tarafsız olmaya çalışan medyanın sanki kötü niyetlerle hükümet aleyhinde yazıyormuş gibi üzerine giderek baskı oluşturdular ki bu da temelsiz bir şey değil. Çünkü bu konuda sabıkası var Türk medyasının geçmişinde. Bir yandan da entelektüel terör estirerek bir yandan da medya terörü estirerek AKP’ye muhalefet edenlerin sanki başka bir amacı varmış hissi uyandırarak merkez medyanın da, tarafsız olmayı planlayan medyanın da AKP aleyhine yapacağı haberleri başkalaştırarak engellediler. Bu çok başarılı bir şey oldu. Sadece baskı yoluyla değil aynı zamanda entelektüel ya da medya terörü yoluyla da AKP aleyhine haber yapması muhtemel olan gazeteler veya gazeteciler de bir yandan sindirildi.

 

12 Haziran’a kısa bir süre kala seçimi kendi lehlerine çevirmek amacıyla partiler nasıl bir tutum sergilemeliler?

Burada en büyük sıkıntıda olan parti Milliyetçi Hareket Parti’si çünkü MHP yıllardan beri bütün politikalarını terör ve terörle mücadele üzerine kurduğu için ya da bir yandan etnik terör karşıtlığını kendine bir koz olarak kullandığı için etnik terörün bir anlamda gerilemiş olması ve Öcalan üzerinde kurulan hâkimiyet MHP’nin işini zorlaştırıyor. MHP’nin söylemi kalmıyor, yeni söylemler yaratması lazım.

  • ” Medya hiç kimseyi iktidar yapamaz ama medya bir iktidarı düşürebilir. Biz, bugün sabahtan akşama kadar CHP seçimi kazansın diye bağırsak CHP seçimi kazanmayabilir ama biz bugün sabahtan akşama kadar AKP’nin yapmış olduğu yanlışları yazarsak o zaman AKP seçimleri büyük bir ihtimalle kaybeder. Zaten iktidar da bunun farkına vardığı için kendi medyasını oluşturma yönüne gitti. “

Peki, sizce MHP baraj altında kalır mı?                 

Büyük ihtimalle kalmaz ama iktidarın MHP’yi baraj altında bırakmak için çaba göstereceğini iki sene önce yazdım. Yani bütün politikalar bunun üzerine çünkü alacağı oya oranla en fazla milletvekili çıkarmasının koşulu MHP’nin baraj altında kalması.

 

Partiler arasındaki oy farkının çok olacağını düşünüyor musunuz?  Mesela AKP ile CHP arasında veya bu partilerle MHP arasındaki?

Bugün anketlerde görünen kadar fazla olacağını düşünmüyorum. CHP’nin biraz daha yüksek, AKP’nin biraz daha düşük oy alacağı kanaatindeyim. Bu kanaate sahip olmamın sebebi de şu: Türk Halkı’nın bilinci. Türk Halkı seçimlerde hakikaten bilinçli hareket ediyor. Her ne kadar beğenmesek de, “Çoban oyuyla Aysun Kayacı’nın oyu bir mi?” diye söylesek de totalde baktığınız zaman Türk Halkı muhakkak bir denge kurabiliyor. Ama tabii seçimlere daha var. Bu zamanda Türkiye’de neler olacağını kimse bilemez. Başbakan’ın son anda yaratacağı bir gerilimin AKP’ye faydası olabilir veya tam tersine Başbakan’ın yaratacağı başka bir hava AKP’nin aleyhine olabilir. Terördeki bir artış MHP’nin oylarını yükseltebilir veyahut da CHP biraz kendini toparlarsa ve bu fakirlik karşı söylemini güçlendirirse oyları biraz daha fazla artabilir. Ama şurası kesin ki AKP bu seçimlerde birinci parti olarak çıkacak. Tek başına iktidar olmasına yetecek oyu alacak mı? Şu an için alacak gibi duruyor ama dediğim gibi üç ay uzun bir süre. Hele Türkiye için oldukça uzun bir süre. Yine de ben bu seçimdeki sonuçların geçen seçime oranla biraz daha dengeli olabileceğini düşünüyorum. AKP milletvekili sayısının biraz azalma ihtimalinin olduğunu düşünüyorum. Zaten AKP’de de %50 söyleminin parti açısından tehlikeli olduğu, hem halkın AKP’ye yönelimini olumsuz etkileyeceğini ve parti içerisinde bir rehavet yaratarak çalışmaya dayalı AKP çalışmasını biraz gölgeleyeceğini düşünüyorum. O yüzden de Başbakan tarafından bu % 50’i aşarız söylemi AKP’lilere yasaklanmış durumda.

 

Son olarak, size göre 12 Haziran seçimleri Türkiye’de ne gibi değişikliklere yol açacak? Sonuç hangi partinin lehine çıkarsa çıksın Türkiye bu durumdan nasıl etkilenir?

Bu seçim kritik bir seçim çünkü bu seçimden Adalet ve Kalkınma Partisi, Anayasa’yı tek başına değiştirebilecek bir çoğunlukla çıkarsa eğer Türkiye’de sistem değişikliği söz konusu olacak. Sistem değişikliğini negatif anlamda söylemiyorum ama o zaman Tayyip Erdoğan büyük ihtimalle başkanlık sistemi için bir anayasal değişikliğe gitmek isteyecek ve büyük ihtimalle 2014’te cumhurbaşkanı olmak için yeni bir yapılanma oluşturacak Türkiye’de. Tabii Türkiye’de her şey -özellikle AKP tarafından yapılan şeyler- apar topar ve danışılmadan, görüşülmeden yapıldığı için Türkiye’nin bu başkanlık seçimine geçmesi benim kanaatimce Türkiye’nin aleyhine olmamakla beraber, apar topar geçilip düşünülmeden yapılacak bir başkanlık sistemi de Türkiye’de çok ciddi sıkıntılara sebebiyet verebilir. Yani başkanlık sistemi dediğiniz zaman Türkiye’de altını çok iyi tamamlamak lazım. Başkanlık sistemi ile birlikte Türkiye’de eyalet sistemine mi geçilecek? Türkiye üniter yapıdan vazgeçecek mi? Hadi ondan vazgeçmedi diyelim acaba iki kademeli bir parlamento mu oluşacak? Bir senato, meclis gibi bir şey mi oluşacak? Çünkü başkanlık sisteminde “checks and balances” çok önemli. Demokraside zaten çok önemli ama başkanlık sistemine geçildiği zaman daha da önemli hale geliyor. Türkiye’de bugün demokrasinin en önemli eksiklerinden bir tanesi bu “checks and balances”ın yürümüyor olması. Özellikle adalet sisteminin de AKP tarafından tam bir kontrol altına alınmaya çalışılması ve büyük ölçüde de alınmasından ötürü bu “checks and balances” zaten yürümüyor. Bir de başkanlık sistemine geçildiği zaman eğer “checks and balances” yoksa o zaman Türkiye ciddi diktatörlük meselesiyle karşı karşıya kalır. Bu Tayyip Erdoğan’ın kişiliğiyle ilgili değil. Yarın öbür gün kim başkan olursa olsun Türkiye’nin ciddi sıkıntıları olur çünkü bunu yaşamış ülkeler var. Onun için de apar topar geçilen bir başkanlık sistemi Türkiye açısından kritiktir. O nedenle de Anayasa’yı tek başına değiştirecek çoğunluğa ulaşırsa Adalet ve Kalkınma Partisi, Türkiye’de sistem ve düzen değişikliği söz konusu olacaktır.

Borsa “Evet” Diyor!

16 Ağustos, 2010

This slideshow requires JavaScript.

Seçim zamanları her zaman seçim ekonomileri ve siyasetin ekonomi üzerindeki etkileriyle ilgili yazılır çizilir. Evet, bu da referandumla ilgili bir borsa yazısıdır.

İstanbul Menkul Kıymetler Borsası şu an de en çok kazandıran borsalar sıralamasında 11.sırada. Geçtiğimiz 10 yıla göre borsada işlem gören hisse senetlerinin değerlerinin toplamı 3-4 katı ve İMKB’deki yabancı payı %70lerde. Yani rekor seviyelerde.

Son 10 yılını gözlemlediğimizde ise bilonço şöyle: bir adet yerel kriz, bir adet küresel kriz ve de son %70ine hükmetmiş bir tek parti iktidarı.

Geçtiğimiz hafta depremi, anayasa kitapçığını, 2001 ve 2008 krizlerini görmüş bir trader’a son 10 yılda Türkiye’deki seyri etkileyen her olayı sorma fırsatı buldum. E-muhtıradan Ergenekon’a, one minute’ten Mavi Marmara’ya, Baykal’ın kasedinden son YAŞanan olaylara kadar her hatırladığım ayrıntının borsaya olan etkisini sorguladım. Cevap hepsi için “cık”tı. Son 10 yılda Türkiye’nin siyasetini etkileyen tek bir olay aynı zamanda İMKB’nin ana trendine etki edebilmiş: Tek parti iktidarı..

İMKB oldum olası koalisyonları sevmezmiş. Tek parti iktidari üstelik bu kadar da güçlü oy oranları ile devletin başına geldiği günden beri İMKB bir nebze olsun rahat uyumuş hep. Ve bu süreçte gerçekleşen “hükümetin gidişatını değiştirip erken seçime götürebilecek tüm olaylar”ın dışında kalan gelişmeler borsada zayıf trendler olarak görülmüş.

Evet, referandum “hükümetin gidişatını değiştirip erken seçime götürebilecek tüm olaylar”dan biri. Referandumda düşük de olsa “güçlü bir hayır”çıkma ihtimali var. Ve sadece %60-70lerde çıkacak net bir hayır RTE’yi erken seçime yönlendirecek. Dolayısıyla şu anda borsalarda klişe tabirle çok da “tedirgin bir bekleyiş” söz konusu değil.

Ayrıca yabancı yatırımcının payını da gözardı etmemek lazım. Yabancı, istikrarın bozulmaması için “evet” denmesi gerektiğini sürekli vurguluyor. Geçen hafta Türkiye’de yapılan anketlerde de CEO’ların “evet” yönündeki tahminleri gördük. Birbiri ardına gelen demeçlerden de anlaşılacağı gibi ekonomi daha yeni yeni toparlanır olmuşken herkes “status quo”cu.

Ekonomiden gelen status quo mesajının farklı yansıtılması gibi durumlar da söz konusu elbet. Şu an iktidarda AKP değil de CHP olsaydı ekonomi gene iktidarı desteklerdi.  Fakat bu evet aynı zamanda işsizliğe evet, enflasyona evet, daha ingilizce konuşmayı öğrenmeyi bilmeden uluslararası mecrada tavır yapmaya evet, hazır bir programın üstüne konup da ekonomiyi düzelttik diyenlere evet, seçim zamanı dağıtılan kömürlerle toplanan oylara evet, fahiş fiyatlardan et yemeye evet…

Yani bu “evet” ne demokrasiye evet, ne de özgürlüğe evet…

Tanrılar Okulu

18 Nisan, 2010

DÜŞLER OKULU

Visibilia Ex Invisibilibus , gördüğümüz ve dokunduğumuz herşey görünmeyenden kaynaklanır. Stefano Elio D’Anna’nın Tanrılar Okulu felsefik, mitolojik ve hayalperest anlamda ekonomik öğeleri bir arada bulunduran eşşiz başucu yapıtlardan birisidir. Kitabın her hangi bir sayfasını açtığınızda her biri birbirinden kaliteli onlarca cümleyle karşılaşmanız çok muhtemel bir sonuç. Kitap binlerce özdeyişin bir araya getirmesiyle oluşturulmuş gibi sanki her cümle kendi başına ayrı bir kitap yazdırabilecek kadar anlamlı ve derin geliyor okuyucuya. Kitap var olan en gerçek şeyin düş olduğunu ve herşeyin düşten doğduğunu anlatıyor. Kitabın söylediği soyut fikirlerin günlük hayatta somut görüntülerini bulmak okuyucunun daha da kitaba bağlanmasını sağlıyor. Gördüğümüz için inanmayız, inandığımız için görürürüz fikri kitabın en çok vurguladığı fikirlerden birisidir. Dünya’da ki dinlerin hepsine  baktığınızda cennet inancının bu fikri nasıl desteklediğini görürsünüz. Her dinde inançlı inançsız ayrımı vardır ve yine her dinde sadece inançlı insanların cennete gideceği söylenir. Ve bu inancın kaynağı insanların inandıkları, düşledikleri şeyi yaşayacak olmalarından kaynaklanır. Düş var olan en gerçek şeydir, ve  benliğimiz yaşamımızı yaratır.

Tanrılar Okulu’nun felsefesine yakın fikirleri aslında daha önce hemen hemen herkes görmüştür. Sokrates’in bilgi sonradan öğrenilmez, sadece hatırlanabilir fikri Tanrılar Okulu’nun ana taşlarından birisidir dememiz yanlış olmaz. Sokrates de her şeyin insanın içinde olduğunu, her şeyin bireyin benliğinden kaynaklandığını belirtmiştir. Paulo Coelho’nun Simyacı’sında anlatmak istediğide Tanrılar Okulu ile paraleldir. Simyacı’da bireyin kişisel menkıbesini keşfetmesi, tasavvufta insanın nefsini terbiye etmesi ya da Tanrılar Okulu’nda kişinin iradesini kontrol etmeyi başarıp düşlemeyi öğrenebilmesi yakın görüşlerdir. Ama Tanrılar Okulu’nu onlardan farklı kılan yanları genel olarak  tüm soru işaretlerini cevaplamak, anlatılanları daha sistematik bir düzende okuyucuya sunmak ve gerçek hayataki çarpıcı ipuçlarına giden yolu aydınlatmak  şeklinde sıralayabiliriz.

Kitap gerçek, zaman ve düş konusunda da değişik açıklamalar getirerek dikkat çekiyor. Görüntü ve gerçeğin tek ve özdeş olduğunu söyleyen eser bunu: düş + zaman = görüntü formulüyle açıklıyor. Var olan herşeyin önce bir Dreamer tarafından düşlendiğini, üzerinden belli zaman geçtikten sonra dünya üzerinde maddesel görüntülerine dönüştüğünü söylüyor. Bu fikri zaman sihirli bir boya gibidir, düşlerin üzerine dökülmesiyle gerçeklik doğar şeklinde ifade edebiliriz.  Zamanla iligili diğer bir konuda insanın içinde yarattığı Dünya’da can bularak karşısına çıkan antagonistlerin mağlup edilemediği sürece aynı fikirler farklı kimlikler altında karşısına çıkacağı görüşüdür. Yani eğer atılması gereken adımlar atılmazsa, tek muhtemel geçmiş bir gün gelecek ihtimalidir.

Eğer düşler okulunda olmayı düşlüyorsanız okumanız gereken en önemli kitap Tanrılar Okulu’dur. Kitabın size verdiği son nadide tavsiye ise kral olmadan krallıklar kurmaya çalışmayın. Önce kral olun krallık zaten akabinde gelecektir.

NAZIM SANSAR

Ortadan Kalkan Sınırlar

18 Mart, 2010

Hükümetin dış politikada daha atak olma adı altında uyguladığı en göze çarpan politika birçok ülkeyle vize uygulamasının karşılıklı olarak kaldırılması oldu. Vize uygulamaları ile ilgili resmî bilgiye Dışişleri Bakanlığı’nın internet sitesinden*; vize uygulamasının kaldırıldığı ülkelerin listesine ise pek çok haber sitesinden** ulaşabilirsiniz. Karayipler’deki ada ülkelerinden sınır komşularımıza kadar 58 ülke Türk vatandaşlarına vize muafiyeti sağlıyor. Bu listelerde göze çarpan bir eksiklik Azerbaycan oluyor. Daha önce 2009 Aralık ayında imzalanması plânlanan protokol, görünüşe göre son dönemde iki ülke arasındaki gerilimler nedeniyle ertelendi. Ekonomik anlamda getiri beklenen Katar ve Mısır anlaşmaları ise kapıda.

AB’nin Türkiye’ye uyguladığı vize rejimi de şu sıralar tartışma konusu. Ocak ayında AB’nin Sırbistan, Karadağ ve Makedonya’ya vize muafiyeti tanımasının ardından Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu: “Türkiye katılım müzakerelerini sürdürürken bu hakkın Türk vatandaşlarına tanınmamasının kabul edilir bir yanı yoktur.” açıklamasını yapmıştı. AB, vize muafiyeti için önkoşul olarak geri kabul anlaşmasını koyuyor. Geri kabul anlaşması, AB’ye üye olmayan ülkeler üzerinden bir AB ülkesine giriş yapan kaçakların o ülkeye geri iade edilmesini öngörüyor. Başmüzakereci Egemen Bağış, vize uygulamasının kalkması ve Türkiye’nin aleyhinde pek çok madde içeren Gümrük Birliği Anlaşması’nın yeniden incelenmesi konularının müzakerelerde birinci madde haline getirildiğini açıkladı. Diğer yandan, Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkanların en büyük tezlerinden biri 70 milyonluk Türk nüfusunun serbest dolaşım hakkı kazanmasının sorun doğuracağı iken; geri kabul anlaşması gibi teknik konular halledilse bile AB’nin vize uygulamasının kaldırılmasına ne kadar sıcak bakacağı hâlâ bir soru işareti.

Hükümet vize uygulamalarının kaldırılmasını çok büyük bir adım olarak görüyor. Komşularımız arasında vize uygulamasının kalktığı ülkeler Suriye, İran ve Gürcistan. Özellikle Suriye’de bu uygulamanın faydası, bayramlarda sınır kapılarında oluşan bayramlaşma izdihamının ortadan kalkmasıyla görüldü. Ekonomik beklentiler açısından bakıldığında ise, zaten günlük giriş çıkışların çok zor olmadığı ve ticarî canlılığın belli bir düzeyde olduğu bu ülkelerde pek ciddi bir ticarî hacim artışından bahsedilmiyor. Listeye baktığımızda göze çarpan bir diğer nokta da Japonya gibi gelişmiş bir ekonominin ve Güney Kore, Arjantin, Brezilya, Tayland gibi gelişmekte olan ülkelerin de bu listede yer almaları. İşin doğrusu, bu vize muafiyeti anlaşmalarının getirilerinin ve götürülerinin ne olduğunu tam olarak belirleyebilmek için vakit erken görünüyor. Ancak yine de hükümetin kısa vadede aradıklarını henüz bulamadığı da bir gerçek.

* http://www.mfa.gov.tr/turk-vatandaslarinin-tabi-oldugu-vize-uygulamalari.tr.mfa
** http://www.haberturk.com/haber.asp?id=207124&cat=180&dt=2010/02/15

Alperen ÖZKAN

YARGI HÜKÜMET ÇEKİŞMESİ

17 Mart, 2010

Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in tutuklanması ve ardından gelen Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun verdiği karar ortalığı karıştırmışken, yüksek yargı ile hükümetin açıklamalarıyla gerilim iyice tırmandı. Bütün bunlar Türkiye’deki kutuplaşmanın son aşamasını gösteriyor.

Olaya spesifik açıdan baktığımızda olayın her aşamasında bir olağandışılık karşımıza çıkıyor. Bir başsavcının evinde, başka bir ilden özel yetkilendirilmiş savcının arama yaptırması olağandışı bir durumdur ve bir benzeri daha yaşanmamıştır aslında. Bu arada başsavcıya dönük suçlamaların önemli ölçüde, belirsiz gizli tanıklara dayandırılması, suçlamaların içnde “Terör örgütüne üye olmak”, “Silahlı komplo kurmak” gibi cümlelerin geçmesi dikkat çekici olsa bile aslında bir savcının bir şüpheliye istediği soruyu yöneltme hakkı olduğu da olayın bir başka yönü. Dava dosyası kabul edilmemiş de olsa, Erzincan Başsavcısı için tutuklama kararını çıkaran yetkili Cumhuriyet Savcısı Osman Şanal’ın tüm yetkileri kaldırılmış da olsa bu gelişmelerin ortamı yatışmaya yeterli olmadığı açıkça görüldü. Erzincan Başsavcısı’nın yetkisini aştığının açıklanması da Türkiye’de yargı organında aksamalar olduğunu ortaya çıkarıyor.

Bu bunalımdan çıkışta elbette ki Cumhurbaşkanı Gül’e önemli bir görev düşüyor, çünkü zamanında buna benzer bazı müdahaleler Cumhurbaşkanı Gül tarafından yapılmıştı. Ergenekon soruşturması sırasında Gül’ün düzenlediği hükümet – yargı zirvesiyle karışıklıklar az da olsa giderilmişti.

Bugünden sonra neler yaşanacağı konusunda her ne kadar bir şeyler söylemek zor olsa da yargı -hükümet çekişmesinin devam edeceğini söylemek çok da zor değil. Hepimiz bu gelişmeleri merakle bekliyor ve yakından takip ediyor olacağız.

Türkiye’de erkek olmak

6 Ocak, 2010

 Bu topraklarda yaşamak zordur. Ekonomisiyle, siyasetiyle, acımasız doğa ve yaşam koşullarıyla var olmak, ayakta durmak her insan için başlı başına büyük bir mücadeledir. Ama erkek olmak, doğduğu günden itibaren daha ağır bir yük verir bu coğrafyanın insanına. “Canım oğlum, biricik oğlum” diye kucaklanan çocuklar gün gelir ateşlerin içine atılırlar.

Bizim erkeklerimiz daha bebekken silahla oynamayı öğrenirler. “Sen erkeksin, ağlamazsın, sen güçlüsün” sözleriyle büyürler, büyütülürler… Annelerinin aslan oğlu, babalarının soyunun devamıdırlar. Erkek adamın erkek oğlu olur bu topraklarda.

Mayın tarlasına benzeyen bu ülkede yaşam her gün kötü sürprizlerle doludur. Bir doğal afet almazsa canını, depremde göçük altında kalmaz, selde sular sürüklemez, üzerine çığ düşmezse, trafik kazaları ve terörden de uzak kalabilirse, askerlik yaşını bulur erkeklerimiz. Okusun ya da okumasın gün gelir hiç bilmedikleri bir yerde, hiç bilmedikleri bir savaşın kahramanı olurlar… Daha önce sadece oyuncak silah tutan eller, tanımadıkları insanlara gerçek silahlar doğrulturlar. Asker olmama; “ben hümanistim” deme şansları yoktur. Askerlik yan gelip yatma yeri değildir çünkü. Şarkılarla, türkülerle, “en büyük asker bizim asker” sözleriyle; düğüne, bayrama gider gibi uğurlanırlar doğunun ücra bir köşesine. Hiç terlememiş bıyıklarıyla, sevdalanmamış yürekleriyle, gerçekleşmemiş hayalleriyle onlardan şehit olmaları beklenir. Bir gün, gazetelerin baş sayfalarında resimlerini, isimlerini görürüz. Tamamlanmamış hayatlarında ne umutlar saklıdır bilemeyiz. Hiçbir zaman öğrenemeyiz de. “Şehitler ölmez” diye çığlıklar atarız, sloganların arkasına sığınır, yok olan yaşamlarına değer biçeriz.

Oysa hepimiz çok iyi biliriz, ölüdür şehitler. Adı Mehmet, Ahmet ya da Hüseyin olsun, üç beş gün sonra bir rakamdan ibaret olacaktır her biri. Fidan gibi delikanlılardan geriye buz gibi bedenler kalacaktır.

 Oldu da askerliğini sağ salim bitirdi; iş bulma mücadelesinden alnının akıyla çıktı diyelim, başka tehlikeler bekler erkeklerimizi. Ailenin reisi onlardır. Ne iş olsa yapmak zorundadırlar. Madenlerde, tersanelerde çalışırlar. Bu defa isimleri güvenliksiz çalışma koşulları yüzünden ölenler listesinde yer alır. Hepsi bir yaşama mücadelesidir; evine ekmek götürebilmek, çocuğuna bayramlık alabilmek içindir çoğu zaman. Ortalama insan ömrünün altmışı geçmediği ülkemizde emeklilik hakkını kazanan şanslı azınlıktan olurlarsa eğer, bir bankada maaş kuyruğunda beklerken de verebilirler son nefeslerini.

 Zordur bu topraklarda erkek olmak. Omuzlarına taşıyamayacakları kadar ağır yükler alarak başlarlar yaşam koşusuna. Koşunun her etabı bubi tuzaklarıyla doludur. Bu tuzaklardan kurtulma lüksü sadece şanslı bir azınlığa verilmiştir.Yaşamla ölümün kardeş olduğu Türkiye`de doğmaktır tek suçları. Kavgası, kargaşası, mücadelesi bitmeyen bir coğrafyanın kayıp çocuklarıdır onlar…

                                                                                                                                                                                      Talia Pike

TAM DUMANSIZ HAVA SAHASI GENİŞLİYOR MU?

21 Aralık, 2009


Tüm kapalı alanlar derken ‘evler’ de mi kastediliyordu!

Hayır, en azından Türkiye için “Şimdilik” böyle bir durum söz konusu değil. Yani evinizde gönül rahatlığıyla içebilirsiniz sigaranızı. Ama dikkat edin, şimdilik!

Dünyada hızla yayılmakta olan kapalı alanlarda sigara içme yasağının kapsamı da gün geçtikçe genişletiliyor. Önce yalnızca belirli ortak kullanım alanlarında uygulanan yasak, ardından tüm kapalı alanları içine alacak şekilde düzenlendi. Hepimizin bildiği gibi kısa zaman önce ülkemizde de tüm kapalı alanlarda sigara kullanımı yasaklandı.

Henüz yasağın yankıları sürer, sonuçları tartışılırken gelen yeni haberler, yasağın bununla da kalmayacağını gösteriyor. Bugünlerde New York’ta artık evlerde bile sigara içilmemesi tartışılıyor! New York’ta birçok ev sahibi ve konut şirketi bu düşünceyi hayata geçirmek üzere. Sigaranın tamamen yasak olduğu ilk apartman önümüzdeki yıl hazır olacak. Bazı ev sahipleri artık olası kiracılarıyla görüşürken bu konuyu da göz önünde bulunduruyor ve evinde sigara içilmesi halinde evden çıkarabileceğine dair sözleşme yapıyor.

Bir diğer örnek Manhattan’da başka bir apartmandan. Şu an yapım aşamasında olan apartman tamamlandığında dairelerin dışında aynı zamanda yeşil alanlarda, hatta apartmanın önünde bile sigara içmek yasak olacak! Ancak bu durumdan etkilenen sadece apartmanın gelecekteki sakinleri değil, yapımında görevli inşaat işçilerinin de sigara içmesi yasak. Örnekler bu kadarla kalmıyor. Şimdiden 50 toplu konut şirketi uygulamayı benimsemiş bulunuyor.

Henüz ülkemizde uygulanması düşünülmeyen proje, sigara tiryakilerinin büyük tepkisine yol açıyor. Evlerinin dışında sigara yasağına alışamamış tiryakilerin bu uygulamaya nasıl alışacağı merak konusu…

Bengü Bulduk

Laf Özgürlüklerden Açılmışken

21 Aralık, 2009


Dünyanın en yaşanılası ülkesi sıralamalarında birinciliği kimselere kaptırmayan İsviçre, son günlerde daha çok ülke gündemindeki kararlarıyla dünyayı öfke nöbetlerine sevk etmekle meşgul. Önce olanları hatırlayalım, İsviçre Halk Partisi ve Federal Demokratik Birlik Partisi’nin önderliğinde, nüfusunun %5’ini Müslümanların oluşturduğu ülkede halk yeni minare yapımına karşı oy kullandı. Katılımın %54 civarında olduğu referandumda yaklaşık %57 oranında katılımcı minarelerin yasaklanması yönünde oy verdi. Bu kararla birlikte ülkede hâlihazırda bulunan 4 minareli cami dışında minare dikmek yasak!

Aslında kanun, yargısız infaz yapmaya hazır birçok insanın sandığı gibi yeni cami yapımına engel teşkil etmiyor, yalnızca minarelere karşı çıkıyor. Ama buzdağının ‘bütününü’ yargılayınca da, ülkedeki yalnızca 4 minarenin halkın %57’sini rahatsız edecek bir etkiye sahip olmadığını ve bunun daha çok Avrupa halkının artan Müslüman sayısına karşı sergilediği yapış yapış bir şovenizm duygusundan nasiplenmiş bir olay olduğunu idrak edebilmek çok da zor değil. Benzer durumlar Hollanda’da, İtalya’da, İskandinav ülkelerinde veyahut Amerika’da da sıkça yaşanıp gündemi meşgul edebiliyor. Ancak tüm bunların ortak yanı Müslümanlığa değil, doğrudan temel hak ve özgürlüklere kastetmeleri! Bu nedenle, demokrasi anlayışının sorgulanmasının ve iğne-çuvaldız denklemlerinin uygulanmaya başlanmasının tam vaktidir, hatta geç kalınmıştır. Sorulacak en önemli sorulardan biri şu: Demokratik olmayan konularda demokratik oylama yapılabilir mi? Avrupa Birliği üyesi olmayan İsviçre’de hala “100bin imza=referandum” sistemi işliyor. Ancak referandum kavramının temel hak ve özgürlüklerle, toplumsal ifade özgürlükleriyle ilgili konularda uygulanmaya çalışılmasının, ‘mükemmel’ olmasa da en adil yönetim şekli olan ‘demokrasi’nin doğasına uygunluk testinden geçer not alabileceğini söylemek mümkün değil. Bunun yanında esas önemli olan ve bizi ilgilendiren konu çuvaldız meselesi; 150 camili İsviçre’ye karşı, alevi kökenli vatandaşlarının haklarını hala tam olarak tanımayan, hala zaman zaman papaz-misyoner cinayetleriyle çalkalanan 100 cemevili, 30 Protestan kiliseli güzel ülkemizin, özgürlükler konusunda kendisiyle hesaplaşacak çok meselesi var. Türkiye’de hala gayrimüslimler ibadethanelerle ilgili ayrımcılığa tabi tutuluyor. Avrupa Birliği uyum yasası çerçevesinde kilise açmak yasal olsa da, pratikte hiç de öyle değil, çünkü kilise açmak konusunda son yetki, uygulamayı zorlaştırma konusunda bahane bulmakta hiç de zorlanmayacak valiliklere bırakılmakta!

Tüm bunların yanında, her ne kadar kesin bir sonuç sunmasa da bize son derece ürkütücü şeyler anlatan  ‘Radikalizm ve Aşırıcılık’ araştırmasına kulak kabartmakta fayda var. Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yılmaz Esner öncülüğünde 34 ilde yapılan araştırmaya göre deneklerin %64′ü Yahudi, %52′si Hıristiyan, %66′sı ateist, %26′sı ise başka bir ırk veya renkten komşu istemiyor. Kısacası olası bir referandumun Türkiye için de gurur verici sonuçlar ortaya çıkaramayacağı aşikâr.

Tüm dünyada yükselen bu faşizanlığa karşı dikkatli ve duyarlı olalım.

Serden Çağlar Şener

ALKOLLÜ İÇKİ REKLAMINDA MUTLU SONA DOĞRU

19 Aralık, 2009

Hatırlarsanız bundan birkaç ay önce Temmuz 2009da Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nca(TAPDK) alkollü içki reklamlarına çeşitli kısıtlamalar getirilmişti. Bu kısıtlamalar kamuoyunda yaşama müdahale olarak görülmüş ve büyük tepkiyle karşılanmış, hatta kimilerinde “Türkiye İran mı oluyor?” korkusunu yeniden gündeme getirmişti. Ki bu noktada; İran olma korkusunun kutuplaşmış halkımızın malum bir kutbunda, akılları yerli yersiz sürekli meşgul edip tedirginlik yarattığını söylemeliyiz.

Konumuza dönersek, reklam sınırlamalarının bir kısmını hatırlamakta yarar var. Öncelikle alkollü içkinin gıda maddeleriyle ilişkilendirilmesi yani rakının yanında balığın ve beyaz peynir, biranın yanındaysa çerezin varlığı yasaklanmıştı. Ayrıca alkollü içki tüketiminin coğrafi, tarihi, kültürel ve sanatsal ortak değerlerle bağdaşlaştırılmaması istenmişti ki bu Boğaz’da rakı içmek algısının reklamlarda kullanılamayacağı anlamına geliyordu.

 Alkollü içki alanında yapılan bu düzenlemeler sonucu sektör bir araya gelerek tepkilerini dile getirdi. Fakat en yaratıcı tepki Mey İçki’nin yazılı basında yayınladığı ilanlarla geldi. Reklam yasaklarının yürürlüğe girmesinden kısa bir süre sonra hazırladıkları ilanlarda gözleri bantlanmış balık fotoğrafları ve “Gözü ondan başkasını görmüyor” ifadesiyle rakı çağrışımı yapıldı. Bir diğer ilanda ise balık için ‘Denizde yaşayan solungaçlı canlı’, beyaz peynir için ‘Süt ürünlerinden en katı ve beyaz olanı’, kavun içinse “Güzel kokulu, sulu, turuncu meyve” gibi tanımlar yapıldı. Slogan olarak da “Rakı artık onların adını ağzına alamıyor, ama siz onların tadını alabilirsiniz” ifadesi kullanıldı.

Biz tam da bu tarz mizahi protesto reklamlarına alışmışken, Danıştay’dan gelen alkollü içki reklamı kısıtlamasına durdurma kararı sektörde özgür reklamın geri dönüşünü müjdeledi. Fakat bu kararın kesin sonuç olmadığını TAPDK’nın karara itiraz ettiğini de belirtelim. Sonuç olarak tüm bu yaşananlara başka bir açıdan bakacak olursak; Yunanistan uzosuyla dünyayı fethederken, Türk rakısının neden sınırları aşamadığı büyük bir sır olmasa gerek.

Özlem Pakiş

SOLDAN GELEN YENİ VE CİDDİ BİR ATAK!

18 Aralık, 2009


Şu günlerde kamuoyundan takip ettiğimiz kadarıyla Türkiye’nin egemen sağ tabanlı siyasi güruhuna yeni bir muhalefet eklenecek gibi. “Yükselen ırkçı milliyetçiliğe, neoliberal politikalara ve gericiliğe karşı Türkiye’de solun bütün renklerini içeren bir seçenek yaratma mücadelesi içindeyiz” diyerek yola çıkacak olan Ufuk Uras, yeniden ÖDP başkanı olması için gelen talepleri de reddettiğini açıkladı.

Özellikle CHP’de “Dersim olayının” patlak vermesiyle Türkiye’ de solun değişmez seçmenleri olan Alevi halkının yeni bir örgütlenmeye ihtiyacı olduğunu ve ayrımcılığın yapılmadığı bir siyasetin ülke demokrasisinin ilacı olacağını savunan Uras, “Sözde kalmayan bir toplumsal adalet” fikrini çıkış noktası olarak belirledi. Ufuk Uras, AKP’nin Türk siyasetinde tek kale maç oynadığını ve CHP’nin de buna karşı koyacak yapıcı bir muhalefet yapamadığını düşünüyor. Ahmet İnsel, Fuat Keyman, Mithat Sancar gibi akademik kariyerli isimlerle yola çıkan, demokratik, özgürlükçü ve yenilikçi bir anlayışla beslenecek olan bu oluşumun temel hedefi ise AKP ve sağ politikalara yapılan muhalefetten memnun olmayan, yeni ve güvenilir bir siyasi parkur arayışında olan solcu seçmen. CHP’nin uzun zamandır değişmez seçmeni olan Alevi kesimin de artık daha güçlü ve samimi bir partiye ihtiyacı olması Ufuk Uras ve ekibinin elini güçlendiriyor. Yayınlanan çerçeve metninde ise şöyle açıklamalar var:

“Liberal, devletçi, milliyetçi, muhafazakâr ve/veya cemaatçi parti ve akımların yapay çözümleri yerine, özgürlükçü, eşitlikçi ve demokrat bir siyasal hareketin benimsediği toplumsal adalet ilkesi, tüm toplumsal konularda yön verici ve düzenleyici başat bir ilkedir… Bugünün Türkiye’sinde, toplumun statükocu, milliyetçi, militer, muhafazakâr ve piyasacı güçlere teslim olmasına karşı duracak, toplumu boğan bu güçlere karşı geniş bir toplumsal desteğe dayanarak mücadele edecek eşitlikçi, özgürlükçü bir siyasal hareket; kimsenin aç ve açıkta olmadığı, adil ve özgürlüğün gerçekten solunduğu, bütün sorunların serbestçe tartışıldığı, kimsenin dinsel ve etnik kimliğini gizlemediği, kimseye bu tür kimliklerin zorla dayatılmadığı, tarihiyle ve bütün komşularıyla barışık özgür ve demokratik Türkiye’sine giden yolu açabilir. Bunu açmaya adaydır.”

Toplumsal adalet için yeni bir kitlesel sol parti kurma girişiminde olan bu oluşum, yıllardır muhalefetin baş temsilcisi olan Deniz Baykal ve CHP’ye artık istemeyerek oy veren nüfusa “Acaba?” dedirtiyor. Bu hareketin gelecekte nasıl şekilleneceği ve kamuoyunda nasıl karşılanacağı da şimdiden merak konusu olmaya başladı.

Can Yurttaş


Follow

Get every new post delivered to your Inbox.