‘Uncategorized’ Kategorisi için Arşiv

12 Haziran Yaklaşırken Fatih Altaylı’dan Seçim Yorumları

21 Mayıs, 2011

Buse Aylan                              Sandra Sinem Kaya

buse.aylan@buik.net               sandra.kaya@boun.edu.tr

 

Türkiye’nin gündemini uzunca bir süredir meşgul eden 12 Haziran seçimleri, her geçen gün hız kazanarak konuşulmaya ve konuşturmaya devam ediyor. Hangi parti seçimden zaferle ayrılacak? Oy oranları nasıl olacak? Seçim sonuçları üzerine yapılan birbirinden farklı tahminler gittikçe çoğalırken seçimlere az bir zaman kala Türkiye’nin başarılı gazetecilerinden Fatih Altaylı ile 12 Haziran seçimleri hakkındaki görüş ve tahminlerini içeren teke tek bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

Referandumdan sonra özellikle birtakım kesimlerde, gücü eline alan siyasi iktidarın kendi “yaşam tarzlarına müdahale” edeceği korkusu oluştu. Siz de bir yazınızda “İktidarın baskı uyguladığı yönündeki söylemlere halk pek itibar etmiyor.” demişsiniz. Bu korkuyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Ayrıca halk bir baskı hissetmiyor mu gerçekten de?

Sıradan halk bir baskı hissetmiyor çünkü onların yaşam tarzında belki beş yüz senedir fazla bir değişiklik yok. Anadolu’ya çıkıp dolaşırsanız, büyük kentlerdeki yaşam tarzıyla küçük kentlerdeki yaşam tarzı arasındaki uçurumu görürsünüz. Bir de kırsala gittiğiniz zaman iyiden iyiye uçurum büyüyor ve oradaki siyaset, oradaki yaşamlara dokunmuyor. Orada geleneksel bir yaşam tarzı hakim ve bu yaşam tarzı çok köklü bir değişime uğramıyor. Belki telefon geliyor, traktör geliyor ama yaşamla ilgili olarak ne entelektüel arayışları var, ne de daha eğitimli kitlenin mutluluk ve eğlence arayışlarıyla paralel bir arayışları var. O yüzden onların böyle bir müdahaleden haberleri bile yok. Böyle bir müdahaleyi hissetmiyorlar. Yaşam tarzına müdahale konusu daha çok sahil kesimleri dediğimiz bölgelerde, büyük kentlerde etkili. Buralarda biraz daha batılı yaşam tarzını benimseyen, Tanzimat sonrası Türkiye’deki değişime ayak uyduran, Cumhuriyet’in getirmiş olduğu özgürlük ortamından daha fazla faydalanan ve geleneksel yaşam tarzının dışında bir yaşam tarzı geliştiren insanlarda bu baskı etkili. Baktığınız zamanda Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) oy aldığı bölgelerle oy almadığı bölgeler arasında bu ayrımı yapabiliyorsunuz. O yüzden de halkın en azından %70’lik bir kısmı üzerinde bu baskıyı çok da hissetmiyor. Aslına bakarsanız tam olarak bir baskı var da denemez. Doğrudan bir baskıdan çok, kayırmacılık var. Kendi benimsedikleri yaşam tarzını benimsemeyen insanlara karşı bir baskı uyguladıklarını söylemek mümkün değil ama dolaylı bir baskı uyguluyorlar. O kesimleri hem ekonomik olarak hem de sosyal olarak görmezden geliyorlar. Onların ihtiyaçlarına yabancı davranıyorlar. Bu da belki de daha etkili bir baskı yöntemi. Şunu gördüm ben: Başbakanın geçmişte iş adamlarıyla yapmış olduğu çeşitli toplantılar vardı. Genelde yardım toplamak amaçlı, deprem yardımı gibi. Bu toplantılara ilk katıldığımızda masada bulunan iş adamlarının büyük bölümünün önünde ben ya şarap görüyordum, ya rakı görüyordum. Her toplantıda bu giderek azaldı. Son yapmış olduğu toplantıda, altmış yetmiş kişilik bir masaydı ve üç dört kişinin önünde içki vardı çünkü bürokrasi ona göre davranmaya başlıyor. Devlette bir işiniz olduğu zaman ona göre karşılık görmeye başlıyorsunuz. Bu bir baskı mı? Baskı.

 

 

  • “AKP’nin kendi benimsedikleri yaşam tarzını benimsemeyen insanlara karşı bir baskı uyguladıklarını söylemek mümkün değil ama dolaylı bir baskı uyguluyorlar. O kesimleri hem ekonomik olarak hem de sosyal olarak görmezden geliyorlar. Onların ihtiyaçlarına yabancı davranıyorlar. Bu da belki de daha etkili bir baskı yöntemi.”

“AKP’nin oyları 3. seçime doğru giderken düşmemeye devam ediyor. Her ay düzenli yaptığımız anketimizde AKP oyları bu ay %50’ye yaklaştı ve rekor kırdı.” diyorsunuz bir yazınızda. Bu ani yükselişin neden nedir sizce? Bir yazınızda bu durumun Erbakan sayesinde olduğunu söylemişsiniz, biraz açabilir misiniz bu söyleminizi?

Birkaç nedeni var. Birincisi, İslamcı ağırlığı olan partilerin şu anda umut vermekten uzak olması. Gerek Saadet’in, rahmetli Erbakan’ın başına geçmesiyle beraber çağdışı bir parti görünümüne geçmesi ve baraj aşma şansını kaybetmesi. Has Parti’nin de bunun yerini alabilecek nitelikte bir çoğunluğa sahip olamaması. O yüzden de Cumhuriyet Halk Partisi’nde (CHP) belli bir yükseliş ihtimalini göz önünde bulunduran ve Türkiye’de sol iktidar olmasın diyenler -ki onların en büyük yanılgısı CHP’yi sol zannetmek- oylarını güçlü gördükleri İslamcı niteliği ağır basan partiye yöneltiyor. O yüzden de AKP’nin ciddi bir oy artışı var. %49.6 çıktı bizim anketimizde. Ben bunun seçimlere kadar geçerli olacağını zannetmiyorum. Seçimlere kadar oy oranının düşecek olması kuvvetle muhtemeldir çünkü seçmen az önce bahsettiğimiz baskıdan ötürü oyunu hangi partiye vereceğini söylemekten çekiniyor. Telefonların dinleniyor olma korkusu, bu anket raporlarının iktidarın eline geçebilme çekincesinden ötürü AKP’ye oy vermeyecek olanlar bile oyunu çekimser olarak açıklıyor. “Ben bilmiyorum.” diyor ya da AKP’ye vermeyecek olduğu halde sanki ona verecekmiş gibi davranıyor. Hiç kimse net bir şekilde AKP karşıtı olduğunu söylemiyor, söyleyemiyor. Bana sorarsanız AKP’nin oyu bugün %36-37’ler civarındadır, %49 değildir.

 

“AKP’den ciddi anlamda şikâyet edenler var. Hiç de azımsanmayacak bir kitle AKP’nin, gelir adaletsizliğini ortadan kaldıramadığı ve yoksullukla beklenildiği şekilde mücadele etmediğini söylüyor.” demişsiniz bir yazınızda. Sizce bu düşüncede olan kesim oy oranlarında değişikliğe sebep olabilir mi? %50’ye yaklaştı dediğimiz oy oranını aşağı çekebilir mi?

AKP’den eski memnuniyet yok. İnsanlar uzun süre umut beslediler bu partiye yönelik olarak dediler ki: “Bu parti, zenginden alıp bize verecek ve eski statükoyu temsil eden zengin kitleler biraz daha az kazanacak, iş bulacağız, daha fazla imkân sağlayacak.” Fakat AKP’nin sadece farklı bir zengin kitlesi yarattığını, kendi geçmişteki küçük veya orta boy esnaflarını veya sanayicilerini büyük sanayiciler olmaya doğru ittiğini ama aşağıdaki ezilen kitlelerin değişmediğini sadece yeni bir zengin kitlesi yaratmaya başladığını gördüler. Anket sonuçlarına baktığınız zaman da gelir adaletini hangi parti sağlar noktasında, sadece orada CHP, AKP’nin önüne geçiyor bir tek bu beklentide. Benim yazdığım değerlendirme de o anket sonucuna dayanıyor çünkü AKP’nin sadaka kültüründen kimse çok memnun değil. Herkes “İyi, tamam.” diyor ama dolabını açıyor, baştan aşağı makarna. Makarna, pirinç, kömür vermekle meselenin hallolmadığını, bir süre sonra aksine bıkkınlık yarattığını görüyor vatandaşlar. Tabii bunun yanı sıra AKP’nin çok başarılı olduğu bir yer var. Sağlık politikaları ve kadınlara yönelik işlerde çok başarılılar. Sağlıkta, hastanelerde rehin kalma haberlerinin giderek azalması hatta ortadan kalkması gibi. Bunun faturası ağır ödendi, bu sene on sekiz milyar dolardan bahsediliyor ama sonuç olarak sağlık hizmetlerinde ciddi bir gelişme var. Bu özellikle kadınların AKP’ye oy vermesini sağlıyor. Başarılı olduğu diğer nokta kadınlara aylık yüz lira, iki yüz lira gibi yardımlar yapıyor ve bu paraları kadınlara veriyor. Benim gördüğüm kırsal kesimlerde, bu kadınlara aile içerisinde ciddi bir güç olma ve aile içerisinde dik durma imkânı sağlıyor. Kocasına karşı bağımlılığını azaltıyor ve aile içinde ezilen taraf olmaktan çıkartmaya başlıyor kadını ve benim gördüğüm AKP’yi ayakta tutan temel şey Anadolu’da kırsal kesimdeki kadın oyları.

 

  • ” CHP, çok uygun bir şey yakaladı bu aile sigortası işiyle. Her aileye ayda 680 TL’lik gelir! Bu Türkiye’deki birçok kişi için çok ciddi bir para. Muhalefet, bunu sürekli tekrarlayıp da insanların kafasına yoksulluğu yenebilecek parti olarak geçmektense, parti içerisindeki çok sesten ötürü her gün saçma sapan bir takım başka laflar ediyor. “

 

 

Muhalefetin mevcut politikalarını nasıl buluyorsunuz? CHP’nin aile sigortası uygulaması mesela?

Muhalefet çok uygun bir şey yakaladı bu aile sigortası işiyle. Her aileye ayda 680 TL’lik gelir. Bu Türkiye’deki birçok kişi için çok ciddi bir para. Fakat muhalefet yakaladığı yerlerin üstüne gideceğine saçmalamakla meşgul. Yani tutturduğunuz ve AKP’yi çok rahatsız eden bir söylem var. Çok basit ve Hitler’den beri de çok net şekilde bilinen bir propaganda tekniği: Bir şeyi sürekli tekrarlayacaksınız. Muhalefet, bunu sürekli tekrarlayıp da insanların kafasına yoksulluğu yenebilecek parti olarak geçmektense, parti içerisindeki çok sesten ötürü her gün saçma sapan bir takım başka laflar ediyor. Şu anda vatandaşın önceliği ile Türkiye’deki bir takım gazetecilerin, entelektüellerin veya bir takım liberal görüntülü -ama aslında öyle olmayanların- beklentisi ile toplum beklentisi farklı. CHP bu liberal görüştekileri veya sözde bir takım entelektüelleri tatmin etmek için söylediği laflarla aslında halk üzerinde kendisine oy kazandırabilecek söylemlerinden uzaklaşıyor. CHP’nin sürekli olarak bu yoksullukla mücadele programını anlatması, bunun üzerine belki yeni bir şeyler koyması gerekiyor. Tansu Çiller belki iki anahtar söyledi ve başka hiçbir şey de söylemedi. Gerçi o iki anahtarı vermedi ama o iki anahtar Tansu Çiller’e seçim kazandırdı. Veyahut da DYP’ye o dönemde seçim kazandırdı. Yani bir şeyi sürekli söylemek lazım. CHP’nin iktidarla herhangi bir polemiğe girmeden kendi yapacağını sürekli tekrarlaması halinde oylarında ciddi artış olması muhtemel.

 

Peki, AKP’nin seçimlerde üst üste kazanmasını alternatif bir parti olmamasına bağlıyor musunuz?

Kesinlikle çünkü ilk ikisinde AKP büyük ihtimalle kazanacaktı zaten. Fakat bu üçüncü seçime giderken AKP’nin hala güçlü bir alternatifinin olmayışıetken.

 

AKP’nin sürekli kazanmasının da bir etkisi var mı burada?

Onun da muhakkak bir etkisi var. Bizim anketlerde çıkan sonuçta vatandaş şunu istiyor: Tek parti iktidarı. Çünkü bunun istikrar getirdiğine inanılıyor. Türkiye’nin tek parti iktidarı olmayan iktidarında da bugüne kadar geliştiğini kimse görmek istemiyor ama vatandaşın beklentisi tek parti iktidarı. AKP iktidarından başka hiçbir parti tek başına iktidar olacakmış hissi de uyandırmadığı için insanların bir kısmı da, “Aman ha düzen bozulmasın.” diye AKP’ye oy veriyorlar. Keza AKP iki seçim üst üste kazanmış ve bürokrasi içerisinde, devlet yönetimi içerisinde etkin konumların tamamını geleceğe yönelik olarak da yönlendirecek kadroları yerleştirmiş olmasından ötürü, insanlar işlerini devam ettirebilmek için bu düzenin bozulmaması amacıyla tekrar iktidarda AKP’nin kalmasından yana oy kullanıyorlar. Niye? Çünkü işte bürokratı tanıyor artık, sekiz-on senedir aynı bürokratla iş yapmış. Bu üst düzey de olabilir, alt düzey de olabilir. Memur olabilir, genel müdür olabilir ama sonuç olarak bir ortam oluşmuş vaziyette iş yapanlar, çalışanlar açısından. O ortamın bozulup sekiz senede, on senede oluşturdukları bağlantıların kaybolmasını istemiyor insanlar.

 

Sizin de içinde bulunduğunuz bir alan olarak medyanın seçimler üzerindeki etkisini nasıl görüyorsunuz?

Şimdi şu çok net: Medya hiç kimseyi iktidar yapamaz ama medya bir iktidarı düşürebilir. Biz, bugün sabahtan akşama kadar CHP seçimi kazansın diye bağırsak CHP seçimi kazanmayabilir ama biz bugün sabahtan akşama kadar AKP’nin yapmış olduğu yanlışları yazarsak o zaman AKP seçimleri büyük bir ihtimalle kaybeder. Zaten iktidar da bunun farkına vardığı için kendi medyasını oluşturma yönüne gitti. Geçmiş hükümetler medya patronları üzerinde bazen şikâyet yoluyla, bazen baskı yoluyla etkinlik sağlayarak bunu engellemeye çalıştılar ama çok başarılı olamadılar. AKP bunun dışında davrandı. AKP medya patronlarını etkilemektense doğrudan doğruya kendi medyasını oluşturma yolunda gitti ve işte Sabah Gazetesi’ne el koydu. Gazete doğrudan doğruya damadının başında olduğu bir gruba satıldı. Keza diğer birtakım gazeteler ya cemaat bağlantısı ya da patronlarının doğrudan bağlantısıyla tamamen iktidar hizmetinde gazeteler oldular. Ve bu gazeteler tarafsız görünen medyanın, tarafsız olmaya çalışan medyanın sanki kötü niyetlerle hükümet aleyhinde yazıyormuş gibi üzerine giderek baskı oluşturdular ki bu da temelsiz bir şey değil. Çünkü bu konuda sabıkası var Türk medyasının geçmişinde. Bir yandan da entelektüel terör estirerek bir yandan da medya terörü estirerek AKP’ye muhalefet edenlerin sanki başka bir amacı varmış hissi uyandırarak merkez medyanın da, tarafsız olmayı planlayan medyanın da AKP aleyhine yapacağı haberleri başkalaştırarak engellediler. Bu çok başarılı bir şey oldu. Sadece baskı yoluyla değil aynı zamanda entelektüel ya da medya terörü yoluyla da AKP aleyhine haber yapması muhtemel olan gazeteler veya gazeteciler de bir yandan sindirildi.

 

12 Haziran’a kısa bir süre kala seçimi kendi lehlerine çevirmek amacıyla partiler nasıl bir tutum sergilemeliler?

Burada en büyük sıkıntıda olan parti Milliyetçi Hareket Parti’si çünkü MHP yıllardan beri bütün politikalarını terör ve terörle mücadele üzerine kurduğu için ya da bir yandan etnik terör karşıtlığını kendine bir koz olarak kullandığı için etnik terörün bir anlamda gerilemiş olması ve Öcalan üzerinde kurulan hâkimiyet MHP’nin işini zorlaştırıyor. MHP’nin söylemi kalmıyor, yeni söylemler yaratması lazım.

  • ” Medya hiç kimseyi iktidar yapamaz ama medya bir iktidarı düşürebilir. Biz, bugün sabahtan akşama kadar CHP seçimi kazansın diye bağırsak CHP seçimi kazanmayabilir ama biz bugün sabahtan akşama kadar AKP’nin yapmış olduğu yanlışları yazarsak o zaman AKP seçimleri büyük bir ihtimalle kaybeder. Zaten iktidar da bunun farkına vardığı için kendi medyasını oluşturma yönüne gitti. “

Peki, sizce MHP baraj altında kalır mı?                 

Büyük ihtimalle kalmaz ama iktidarın MHP’yi baraj altında bırakmak için çaba göstereceğini iki sene önce yazdım. Yani bütün politikalar bunun üzerine çünkü alacağı oya oranla en fazla milletvekili çıkarmasının koşulu MHP’nin baraj altında kalması.

 

Partiler arasındaki oy farkının çok olacağını düşünüyor musunuz?  Mesela AKP ile CHP arasında veya bu partilerle MHP arasındaki?

Bugün anketlerde görünen kadar fazla olacağını düşünmüyorum. CHP’nin biraz daha yüksek, AKP’nin biraz daha düşük oy alacağı kanaatindeyim. Bu kanaate sahip olmamın sebebi de şu: Türk Halkı’nın bilinci. Türk Halkı seçimlerde hakikaten bilinçli hareket ediyor. Her ne kadar beğenmesek de, “Çoban oyuyla Aysun Kayacı’nın oyu bir mi?” diye söylesek de totalde baktığınız zaman Türk Halkı muhakkak bir denge kurabiliyor. Ama tabii seçimlere daha var. Bu zamanda Türkiye’de neler olacağını kimse bilemez. Başbakan’ın son anda yaratacağı bir gerilimin AKP’ye faydası olabilir veya tam tersine Başbakan’ın yaratacağı başka bir hava AKP’nin aleyhine olabilir. Terördeki bir artış MHP’nin oylarını yükseltebilir veyahut da CHP biraz kendini toparlarsa ve bu fakirlik karşı söylemini güçlendirirse oyları biraz daha fazla artabilir. Ama şurası kesin ki AKP bu seçimlerde birinci parti olarak çıkacak. Tek başına iktidar olmasına yetecek oyu alacak mı? Şu an için alacak gibi duruyor ama dediğim gibi üç ay uzun bir süre. Hele Türkiye için oldukça uzun bir süre. Yine de ben bu seçimdeki sonuçların geçen seçime oranla biraz daha dengeli olabileceğini düşünüyorum. AKP milletvekili sayısının biraz azalma ihtimalinin olduğunu düşünüyorum. Zaten AKP’de de %50 söyleminin parti açısından tehlikeli olduğu, hem halkın AKP’ye yönelimini olumsuz etkileyeceğini ve parti içerisinde bir rehavet yaratarak çalışmaya dayalı AKP çalışmasını biraz gölgeleyeceğini düşünüyorum. O yüzden de Başbakan tarafından bu % 50’i aşarız söylemi AKP’lilere yasaklanmış durumda.

 

Son olarak, size göre 12 Haziran seçimleri Türkiye’de ne gibi değişikliklere yol açacak? Sonuç hangi partinin lehine çıkarsa çıksın Türkiye bu durumdan nasıl etkilenir?

Bu seçim kritik bir seçim çünkü bu seçimden Adalet ve Kalkınma Partisi, Anayasa’yı tek başına değiştirebilecek bir çoğunlukla çıkarsa eğer Türkiye’de sistem değişikliği söz konusu olacak. Sistem değişikliğini negatif anlamda söylemiyorum ama o zaman Tayyip Erdoğan büyük ihtimalle başkanlık sistemi için bir anayasal değişikliğe gitmek isteyecek ve büyük ihtimalle 2014’te cumhurbaşkanı olmak için yeni bir yapılanma oluşturacak Türkiye’de. Tabii Türkiye’de her şey -özellikle AKP tarafından yapılan şeyler- apar topar ve danışılmadan, görüşülmeden yapıldığı için Türkiye’nin bu başkanlık seçimine geçmesi benim kanaatimce Türkiye’nin aleyhine olmamakla beraber, apar topar geçilip düşünülmeden yapılacak bir başkanlık sistemi de Türkiye’de çok ciddi sıkıntılara sebebiyet verebilir. Yani başkanlık sistemi dediğiniz zaman Türkiye’de altını çok iyi tamamlamak lazım. Başkanlık sistemi ile birlikte Türkiye’de eyalet sistemine mi geçilecek? Türkiye üniter yapıdan vazgeçecek mi? Hadi ondan vazgeçmedi diyelim acaba iki kademeli bir parlamento mu oluşacak? Bir senato, meclis gibi bir şey mi oluşacak? Çünkü başkanlık sisteminde “checks and balances” çok önemli. Demokraside zaten çok önemli ama başkanlık sistemine geçildiği zaman daha da önemli hale geliyor. Türkiye’de bugün demokrasinin en önemli eksiklerinden bir tanesi bu “checks and balances”ın yürümüyor olması. Özellikle adalet sisteminin de AKP tarafından tam bir kontrol altına alınmaya çalışılması ve büyük ölçüde de alınmasından ötürü bu “checks and balances” zaten yürümüyor. Bir de başkanlık sistemine geçildiği zaman eğer “checks and balances” yoksa o zaman Türkiye ciddi diktatörlük meselesiyle karşı karşıya kalır. Bu Tayyip Erdoğan’ın kişiliğiyle ilgili değil. Yarın öbür gün kim başkan olursa olsun Türkiye’nin ciddi sıkıntıları olur çünkü bunu yaşamış ülkeler var. Onun için de apar topar geçilen bir başkanlık sistemi Türkiye açısından kritiktir. O nedenle de Anayasa’yı tek başına değiştirecek çoğunluğa ulaşırsa Adalet ve Kalkınma Partisi, Türkiye’de sistem ve düzen değişikliği söz konusu olacaktır.

Fizy Erişime Açıldı!

3 Ocak, 2011

Fizy’e erişimi kim engelledi bilmem ama bu engellemenin fizy’e çok şet kattığı ve katacağı ortada..

Ben böyle bir yasaklama görmedim. Sitenin ana sayfasına giriyoruz, sol üst köşede ‘ We wil be back..’ gibi erişime alenen meydan okuma, sağ üst köşede sitenin Facebook sayfası için hayran olma linki, arka planda ise çarpıcı bir müzik ile İstanbul konseptli bir tanıtım filmi.

Siteyi erişime kim engel olmaya çalıştıysa çok insancılmış ki köstek olayım derken destek olmaktan öteye gidememiş.

Fizy yetkilileri de reklam için milyonlarca dolar harcama yapsalardı, bundan daha başarılı reklam yapabilirler miydi, emin değilim. Fizy, kurulduğundan  erişime kapatılmasına kadar geçen süredeki sosyal medya görünürlüğünün en az iki katına erişimin durdurulmasının ardından gelen ilk haftalık bilançoda ulaştı.

Kapatılmasının daha ilk günüyle birlikte başta Facebook ve Twitter olmak üzere her yerin ana gündem konusu Fizy oldu. Sadece ilk gün için Facebook arkadaş listemdeki elliden fazla kişi sitenin Facebook hayran sayfasını beğendi. Yine aynı gün sadece kendi Twitter sayfamda Fizy ile ilgili yüzün üzerinde tweet okudum. Haber sitelerinde, kanallarında yayınlanan fizy haberlerindense fark ettiyseniz daha hiç bahsetmedim bile.

Ki eminim yakında bizim Fizy çok daha popüler ve çok daha gelişmiş olarak gelecek. Kendiler mi erişimi engelledi yoksa dışarıdan gelen zorunluluktan mı kapatıldı orasını bilmiyorum ama bu yasaklama Fizy’nin işine fazlasıyla yaradı bence. Tüm medyayı başka türlü bu kadar etkin kullanaması imkansızdı.

Bu işin arkasındaki pazarlama dehasının önünde saygıyla eğiliyorum. Fizy’li günler bizi bekliyor.

Nazım Sansar
nazim.sansar@yahoo.com

BİR DENEYDE İKİ YÜZLÜ İNSAN “Stanford Prison Experiment”

14 Aralık, 2010

İnsanoğlu çiğ süt emmiş der eskiler!!!

Vatandaşlık kitapları ise çok farklı yaklaşır insanlığa. Yaratılmışların en erdemlileri olarak kabul eder onları. İnsanı nerdeyse ilahlaştırır, evrenin merkezine alır ve güneşi onların etrafında dönderir. Kaf dağının ardında toz pembe bir dünya çizer.

Neyse ki psikoloji kitaplarının ayakları vatandaşlığa nazaran az da olsa yere basıyor. İnsanlığın gerçek yüzüne dair küçük anekdotlarla bize yön bulmamızda yardım ediyor. Stanford Üniversitesi psikoloji bölümü hocalarından Philip Zimbardo Stanford Hapishane Deneyi ile en erdemli yaratıkların gerçek yüzleri hakkında hepimize çok çarpıcı bir çok acı gerçek bilgiyi gösterdi.

İyi insanların kötü yerlere konulduğunda benliklerinin özündeki iyilik karakteristiğini koruyup koruyamayacaklarını araştırmak amacıyla kurgulanmış bir deney gerçekleştiriliyor. Kötü yer olarak bir hapishane seçiliyor. Buraya her açıdan normal bir yaşama ve sağlığa sahip öğrenciler denek olarak aranıyor. 2 hafta boyunca sürecek olan deneye katılımcı bulmak için katılımcının yer aldığı gün başı belli bir miktarda para verilmesi kararlaştırılıyor. Sonuç olarak başvuru yapanların arasından 21 sağlıklı erkek seçiliyor.

Hazırlıklar tamamlandıktan sonra deney süreci başlıyor. Zimbardo gardiyanları topluyor ve hapishane kuralları hakkında bilgilendiriyor. Kurallar çok basit. Gardiyanlar hapishane içinde düzeni sağlamak ile görevli. Ve kesinlikle mahkumlara şiddet uygulamak yasak.

Bütün katılımcılar bunun sadece bir deney olduğunu bilmesine rağmen deneyin ilk günlerinde bile çok ilginç davranışlar gözükmeye başlıyor. Gardiyanlarda mahkumlara karşı sadist tutumlar gözlenirken mahkumlarda da aşırı stresli, depresif ve bir o kadarda gardiyanlara karşı itaatkar davranışlar saptanıyor. 6.günün sonunda deney kontrolden çıkıyor ve bitirilmek zorunda kalınıyor. Katılımcılar bunun bir deney olduğunu unutmuş. Gardiyanlar gözü dönmüş caniler olduklarına, mahkumlarda iyice sündürülmüş, bezdirilmiş mahkum kimliklerine inanmışlar.

Sonuç olarak deney tamamlanamadan bitirilmek zorunda kalmış. Katılımcılarda deneyden sonra ağır tranvalar görülmüş. “The Experiment” adlı filmle deneyimiz sinemalara da taşınmış. Film iyi insanların kötü durumlarda nasıl yozlaştığını çok güzel anlatıyor. Yine 2008 de çekilen “The Dark Knight” filmi de benzer temaları işliyor. Filmde ki Joker isimli kahraman filmin en iyi ve en insancıl olarak tanıtılan kahramanı Harvey Dent’i bile bir dizi kötü olayla korkunç bir caniye dönüştürebileceğini herkese gösteriyor. İnsanların iki yüzlü olduğu “The Dark Knight” filminde İki yüzlü Harvey karakteri ile alenen ilan ediliyor. Ama ne yazık ki film tüm Hollywood filmlerinde olduğu gibi yüce Amerikan halkının egolarını okşamak için onların bu durumlarda bile erdemlerini kaybetmeyeceklerini vurgulayarak bitiyor. Tamamen gerçek hayattan alınan denekler ile gerçekleştirilen deneyimiz ise aslında insanların erdem dedikleri şeylere ne kadar bağlı olduklarını çok güzel örnekliyor

Baskıcı yönetimlerin halkı nasıl bezdirerek pasifleştirdiğini, nasıl istedikleri yöne sürdüklerini örnek deneyimizden de anlayabiliyoruz. İnsan oyun olduğunu bildiği bir şey de bile baskıya karşı boyun eğiyor ve yine aynı insan baskı yapacak gücü eline aldığında doğanın en zalimi olmaktan da asla vazgeçmiyor. Eskiler galiba haklı insanoğlu çiğ süt emmiş!!!

Nazım Sansar
nazim.sansar@yahoo.com

Borsa “Evet” Diyor!

16 Ağustos, 2010

This slideshow requires JavaScript.

Seçim zamanları her zaman seçim ekonomileri ve siyasetin ekonomi üzerindeki etkileriyle ilgili yazılır çizilir. Evet, bu da referandumla ilgili bir borsa yazısıdır.

İstanbul Menkul Kıymetler Borsası şu an de en çok kazandıran borsalar sıralamasında 11.sırada. Geçtiğimiz 10 yıla göre borsada işlem gören hisse senetlerinin değerlerinin toplamı 3-4 katı ve İMKB’deki yabancı payı %70lerde. Yani rekor seviyelerde.

Son 10 yılını gözlemlediğimizde ise bilonço şöyle: bir adet yerel kriz, bir adet küresel kriz ve de son %70ine hükmetmiş bir tek parti iktidarı.

Geçtiğimiz hafta depremi, anayasa kitapçığını, 2001 ve 2008 krizlerini görmüş bir trader’a son 10 yılda Türkiye’deki seyri etkileyen her olayı sorma fırsatı buldum. E-muhtıradan Ergenekon’a, one minute’ten Mavi Marmara’ya, Baykal’ın kasedinden son YAŞanan olaylara kadar her hatırladığım ayrıntının borsaya olan etkisini sorguladım. Cevap hepsi için “cık”tı. Son 10 yılda Türkiye’nin siyasetini etkileyen tek bir olay aynı zamanda İMKB’nin ana trendine etki edebilmiş: Tek parti iktidarı..

İMKB oldum olası koalisyonları sevmezmiş. Tek parti iktidari üstelik bu kadar da güçlü oy oranları ile devletin başına geldiği günden beri İMKB bir nebze olsun rahat uyumuş hep. Ve bu süreçte gerçekleşen “hükümetin gidişatını değiştirip erken seçime götürebilecek tüm olaylar”ın dışında kalan gelişmeler borsada zayıf trendler olarak görülmüş.

Evet, referandum “hükümetin gidişatını değiştirip erken seçime götürebilecek tüm olaylar”dan biri. Referandumda düşük de olsa “güçlü bir hayır”çıkma ihtimali var. Ve sadece %60-70lerde çıkacak net bir hayır RTE’yi erken seçime yönlendirecek. Dolayısıyla şu anda borsalarda klişe tabirle çok da “tedirgin bir bekleyiş” söz konusu değil.

Ayrıca yabancı yatırımcının payını da gözardı etmemek lazım. Yabancı, istikrarın bozulmaması için “evet” denmesi gerektiğini sürekli vurguluyor. Geçen hafta Türkiye’de yapılan anketlerde de CEO’ların “evet” yönündeki tahminleri gördük. Birbiri ardına gelen demeçlerden de anlaşılacağı gibi ekonomi daha yeni yeni toparlanır olmuşken herkes “status quo”cu.

Ekonomiden gelen status quo mesajının farklı yansıtılması gibi durumlar da söz konusu elbet. Şu an iktidarda AKP değil de CHP olsaydı ekonomi gene iktidarı desteklerdi.  Fakat bu evet aynı zamanda işsizliğe evet, enflasyona evet, daha ingilizce konuşmayı öğrenmeyi bilmeden uluslararası mecrada tavır yapmaya evet, hazır bir programın üstüne konup da ekonomiyi düzelttik diyenlere evet, seçim zamanı dağıtılan kömürlerle toplanan oylara evet, fahiş fiyatlardan et yemeye evet…

Yani bu “evet” ne demokrasiye evet, ne de özgürlüğe evet…

Sam Amca Fast-Food Yemeyi Bırakmamızı İstiyor!

27 Nisan, 2010

This slideshow requires JavaScript.

Spor Ekonomisi, Turizm Ekonomisi gibi makro ekonomilerin  yanı sıra Kahve Ekonomisi, Sigara Ekonomisi gibi mikro ekonomiler de günümüz ekonomi konseptleri içinde yerlerini çoktan aldı. Şimdi ise onlara bir yenisi daha eklendi: Fast – Food Ekonomisi…

Hiç kuşkusuz geleceğin günümüzü şimdiden etkisi altına almış en güçlü trendlerinden biri “Sağlıklı Yaşam”.  Artık food courtlarda ev yemekleri yapan veya sağlıklı salata seçenekleri ile müşterilerinin karşısına çıkan restoranların önü tıklım tıklım dolarken  iş çıkışı spora gitmek de çalışanların en büyük lüksleri arasında. Bir el çırpması ile tüm dünya ekonomilerini etkilemeyi başaran büyük ekonomi(!) Amerika Birleşik Devletleri ise bugünlerde ne faizlerdeki baz puanlık düzenlemelerle ne de finansal balonları ile ortalığı karıştırıyor. Şu sıralar ABD hükümeti halkın belki de en büyük sorunu olarak görülen obeziteyi önlemek adına fast – food ürünlerine getirilmesi gündemde olan  vergileri tartışıyor. Anlaşılan Türkiye’de “Medium” olarak satışa sunulan Amerikan “Small”larını tüketen vatandaş  Newyork’ta metrolara kadar yerleştirelen Dr. Mehmet Öz önerilerini ya dinlemiyor ya da dinlese bile nesilden nesile aktarılmış olan bu tüketim alışkanlığını sağlıklı bir alışkanlığa saptırmak için belki de nesiller sürecek bir süreç gerekiyor.

Tabii ABD bunu tartışırken Türkiye de dahil tüm dünya onlara eşlik etmeye başladı.  Tartışmanın ana başlıkları da şöyle belirlendi: 1. Fast – food ürünleri ne kadar elastik? 2. Vergiler tüketicinin alışkanlıklarını ne kadar değiştirebilecek? 3. Verginin yaratacağı psikolojik etki amaca ulaşılmasında ne derece bir ters etki oluşturacak?

  1. Bu sorunun cevabı hakkında fikir yürütmek için “Kahve Ekonomisi” yazısında da değindiğim ve mikroekonominin temellerini oluşturan arz, talep ve elastiki kavramlarının üzerinden geçmek gerekirse sigara elastik olmayan bir üründür. Dolayısıyla siz fiyatını ne kadar artırırsanız artırın tüketici sigara tüketmekten ürünün elastikisi ölçüsünde çok da fazla vazgeçmeyecek ve koyacağınız tüm vergilere rağmen bu oran ölçüsünde tüketimine belki biraz kısarak devam edecektir.  Peki bu fast – food ürünleri için nasıl gerçekleşir? İşte bu noktada belki de bu düzenlemenin  yapılabilmesi için dünyanın bir yerinde birkaç ekonomist almış eline bir kağıt kalem fast – food elastikini hesaplıyordur.  Fakat gözardı edilmemesi gereken bir nokta var ki o da bu elastikinin sigara gibi tüm dünyada ortamala aynı düzeyde olacak ortak bir elastiki değil; kültürden kültere önemli oranlarda değişecek olduğundan her ülke için belki de ayrı hesaplanması gerekliliğidir.
  2. Eğer fast – food ürünleri gerçekten elastik olmayan sınıfta yer alıyorsa yani bu sağlıksız yeme alışkanlığı vatandaş için vazgeçilemeyecek seviyeye geldiyse işte o zaman vergi amacından birazcık sapıp sağlıklı yeme alışkanlığı kazandırmak yerine devleti biraz zenginleştirecek. Yalnız belki de bu elastiki etkileyecek ama formüle asla dahil edilmeyen bir nokta var ki o da 3. Sorunun cevabı olarak karşımıza çıkıyor. Fiyatı arttığı için psikolojik olarak bundan etkilenecek ve onun için maddi anlamda daha ulaşılmaz hale gelmiş olan bir hamburger menü için eskisinden daha çok isteyecek olan tüketici. Özellikle çocuklar üzerinde etkisinin daha çok görülmesi tahmin edilen bu etken elastik olmayan bir ürünü daha da elastiklikten uzaklaştıran ve bu şiddeti artıran  çok önemli bir faktör.

Uzmanlar bu konularda farklı görüşlerini bildirirken bir kısım bunun bir faydası olmayacağını insanların ne olursa olsun yemek istedikleri şeyleri yiyeceğini, bir kısım kalorili besin tüketimini azaltacağını düşünürken bir başka görüş ise kalorili besinlere vergi koymak yerine sağlıklı besinlerin fiyatında indirime gidilmesi gerekliliğini savunuyor.

Dünyadaki obez populasyonun 2/3′ünü oluşturan ABD diğer ülkelere ne kadar ilham olur veya bu vergiler ne kadar yararlı olur önümüzdeki günlerde çok rahat izleyebileceğiz. Balkan ülkelerinden Romanya Mart ayında “Fast-food Tax” uygulamasına geçti bile…

İhracatın Hassas Dengeleri

26 Ocak, 2010

Almanya’nın teknik alandaki gelişimi, tarih boyunca onu çoğu ülkenin bir adım önüne koymuştur. Birinci ve ikinci dünya savaşı döneminde kısa sürede başardıkları inanılmaz üretim rakamları, Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla dünya ekonomisinde tekrar kazandığı prestiji ve bugüne kadar bu üretimi taçlandırdığı ihracat kanadıyla, Alman üretim sektörü dünya ekonomisinde çoğu zaman öncü olmuştu.

Fakat bugün aynı Alman ekonomisi, tüm tarihine ve üretimdeki tüm başarılarına rağmen, karşısında duramadığı bir rakiple karşı karşıya. Rakibin adı Çin.

Çin; pazardaki çoğu ülkeye göre daha kapalı bir ekonomiye sahip olmanın verdiği avantajları kullanarak, tüm dünyayı kasıp kavuran bu krizi, diğer ülkeler gibi büyük yaralar almadan atlattı . Çoğu ülkede oluşan panik havasının aksine, Çin; sahip olduğu birikimleri ve kapasitesini, panikten uzak bir hava içerisinde ve uzun süredir takip ettiği Japon modelini başarılı ve disiplinli bir şekilde uygulayarak pekiştirdi; Avrupa ülkelerinin ve Amerika’nın hasret kaldığı büyüme rakamlarına ulaştı.

Bu rakamlar artık öyle bir noktaya geldi ki, Çin; toplam 1.2 trilyon dolarlık bir ihracat rakamı yakalayarak Almanya’yı dünya ihracatındaki birinciliğinden etti. Almanya’nın 2009 yılı için açıkladığı miktar ise Çin’in biraz altında; 1.17 trilyon dolardı. Ne var ki; Çin’in birinciliği beklenmedik bir olgu değil. Çin’in gitgide artan üretim potansiyeliyle, ihracat alanındaki rekabet büyük ölçüde ekonomistler arasında tartışma konusu olmuştu. Krizden sonraki düzende daha farklı rol paylaşımlarının olup olmayacağı sorusu akıllardaydı. Çin, 14 aydır ilk kez Aralık ayı ihracat oranlarında artışı yakalayınca, tüm bu tartışmalar da bir sona gelmiş oldu.

Almanya, her ne kadar yerini korumaya yetmese de, Kasım ayında yüzde 1.6′lık bir yükselişle, krizin sebep olduğu tüm yıkıma rağmen toparlanmaya başladığına dair sinyaller vermeye başladı. Çin, uzun süredir yakaladığı istikrar ve küresel krize uygun stratejilerle bu alandan kazançlı çıktı; ancak toparlanmaya başlamış ve uzun yıllardır dünyanın tanıdığı Alman ekonomisinin, dünyanın en büyük ihracatçısı unvanını birkaç dönem içerisinde alabileceği de, oldukça olası bir senaryo.

Alican Gülsevin.

Türkiye’de erkek olmak

6 Ocak, 2010

 Bu topraklarda yaşamak zordur. Ekonomisiyle, siyasetiyle, acımasız doğa ve yaşam koşullarıyla var olmak, ayakta durmak her insan için başlı başına büyük bir mücadeledir. Ama erkek olmak, doğduğu günden itibaren daha ağır bir yük verir bu coğrafyanın insanına. “Canım oğlum, biricik oğlum” diye kucaklanan çocuklar gün gelir ateşlerin içine atılırlar.

Bizim erkeklerimiz daha bebekken silahla oynamayı öğrenirler. “Sen erkeksin, ağlamazsın, sen güçlüsün” sözleriyle büyürler, büyütülürler… Annelerinin aslan oğlu, babalarının soyunun devamıdırlar. Erkek adamın erkek oğlu olur bu topraklarda.

Mayın tarlasına benzeyen bu ülkede yaşam her gün kötü sürprizlerle doludur. Bir doğal afet almazsa canını, depremde göçük altında kalmaz, selde sular sürüklemez, üzerine çığ düşmezse, trafik kazaları ve terörden de uzak kalabilirse, askerlik yaşını bulur erkeklerimiz. Okusun ya da okumasın gün gelir hiç bilmedikleri bir yerde, hiç bilmedikleri bir savaşın kahramanı olurlar… Daha önce sadece oyuncak silah tutan eller, tanımadıkları insanlara gerçek silahlar doğrulturlar. Asker olmama; “ben hümanistim” deme şansları yoktur. Askerlik yan gelip yatma yeri değildir çünkü. Şarkılarla, türkülerle, “en büyük asker bizim asker” sözleriyle; düğüne, bayrama gider gibi uğurlanırlar doğunun ücra bir köşesine. Hiç terlememiş bıyıklarıyla, sevdalanmamış yürekleriyle, gerçekleşmemiş hayalleriyle onlardan şehit olmaları beklenir. Bir gün, gazetelerin baş sayfalarında resimlerini, isimlerini görürüz. Tamamlanmamış hayatlarında ne umutlar saklıdır bilemeyiz. Hiçbir zaman öğrenemeyiz de. “Şehitler ölmez” diye çığlıklar atarız, sloganların arkasına sığınır, yok olan yaşamlarına değer biçeriz.

Oysa hepimiz çok iyi biliriz, ölüdür şehitler. Adı Mehmet, Ahmet ya da Hüseyin olsun, üç beş gün sonra bir rakamdan ibaret olacaktır her biri. Fidan gibi delikanlılardan geriye buz gibi bedenler kalacaktır.

 Oldu da askerliğini sağ salim bitirdi; iş bulma mücadelesinden alnının akıyla çıktı diyelim, başka tehlikeler bekler erkeklerimizi. Ailenin reisi onlardır. Ne iş olsa yapmak zorundadırlar. Madenlerde, tersanelerde çalışırlar. Bu defa isimleri güvenliksiz çalışma koşulları yüzünden ölenler listesinde yer alır. Hepsi bir yaşama mücadelesidir; evine ekmek götürebilmek, çocuğuna bayramlık alabilmek içindir çoğu zaman. Ortalama insan ömrünün altmışı geçmediği ülkemizde emeklilik hakkını kazanan şanslı azınlıktan olurlarsa eğer, bir bankada maaş kuyruğunda beklerken de verebilirler son nefeslerini.

 Zordur bu topraklarda erkek olmak. Omuzlarına taşıyamayacakları kadar ağır yükler alarak başlarlar yaşam koşusuna. Koşunun her etabı bubi tuzaklarıyla doludur. Bu tuzaklardan kurtulma lüksü sadece şanslı bir azınlığa verilmiştir.Yaşamla ölümün kardeş olduğu Türkiye`de doğmaktır tek suçları. Kavgası, kargaşası, mücadelesi bitmeyen bir coğrafyanın kayıp çocuklarıdır onlar…

                                                                                                                                                                                      Talia Pike


Follow

Get every new post delivered to your Inbox.