Sam Amca Fast-Food Yemeyi Bırakmamızı İstiyor!

27 Nisan, 2010 by

This slideshow requires JavaScript.

Spor Ekonomisi, Turizm Ekonomisi gibi makro ekonomilerin  yanı sıra Kahve Ekonomisi, Sigara Ekonomisi gibi mikro ekonomiler de günümüz ekonomi konseptleri içinde yerlerini çoktan aldı. Şimdi ise onlara bir yenisi daha eklendi: Fast – Food Ekonomisi…

Hiç kuşkusuz geleceğin günümüzü şimdiden etkisi altına almış en güçlü trendlerinden biri “Sağlıklı Yaşam”.  Artık food courtlarda ev yemekleri yapan veya sağlıklı salata seçenekleri ile müşterilerinin karşısına çıkan restoranların önü tıklım tıklım dolarken  iş çıkışı spora gitmek de çalışanların en büyük lüksleri arasında. Bir el çırpması ile tüm dünya ekonomilerini etkilemeyi başaran büyük ekonomi(!) Amerika Birleşik Devletleri ise bugünlerde ne faizlerdeki baz puanlık düzenlemelerle ne de finansal balonları ile ortalığı karıştırıyor. Şu sıralar ABD hükümeti halkın belki de en büyük sorunu olarak görülen obeziteyi önlemek adına fast – food ürünlerine getirilmesi gündemde olan  vergileri tartışıyor. Anlaşılan Türkiye’de “Medium” olarak satışa sunulan Amerikan “Small”larını tüketen vatandaş  Newyork’ta metrolara kadar yerleştirelen Dr. Mehmet Öz önerilerini ya dinlemiyor ya da dinlese bile nesilden nesile aktarılmış olan bu tüketim alışkanlığını sağlıklı bir alışkanlığa saptırmak için belki de nesiller sürecek bir süreç gerekiyor.

Tabii ABD bunu tartışırken Türkiye de dahil tüm dünya onlara eşlik etmeye başladı.  Tartışmanın ana başlıkları da şöyle belirlendi: 1. Fast – food ürünleri ne kadar elastik? 2. Vergiler tüketicinin alışkanlıklarını ne kadar değiştirebilecek? 3. Verginin yaratacağı psikolojik etki amaca ulaşılmasında ne derece bir ters etki oluşturacak?

  1. Bu sorunun cevabı hakkında fikir yürütmek için “Kahve Ekonomisi” yazısında da değindiğim ve mikroekonominin temellerini oluşturan arz, talep ve elastiki kavramlarının üzerinden geçmek gerekirse sigara elastik olmayan bir üründür. Dolayısıyla siz fiyatını ne kadar artırırsanız artırın tüketici sigara tüketmekten ürünün elastikisi ölçüsünde çok da fazla vazgeçmeyecek ve koyacağınız tüm vergilere rağmen bu oran ölçüsünde tüketimine belki biraz kısarak devam edecektir.  Peki bu fast – food ürünleri için nasıl gerçekleşir? İşte bu noktada belki de bu düzenlemenin  yapılabilmesi için dünyanın bir yerinde birkaç ekonomist almış eline bir kağıt kalem fast – food elastikini hesaplıyordur.  Fakat gözardı edilmemesi gereken bir nokta var ki o da bu elastikinin sigara gibi tüm dünyada ortamala aynı düzeyde olacak ortak bir elastiki değil; kültürden kültere önemli oranlarda değişecek olduğundan her ülke için belki de ayrı hesaplanması gerekliliğidir.
  2. Eğer fast – food ürünleri gerçekten elastik olmayan sınıfta yer alıyorsa yani bu sağlıksız yeme alışkanlığı vatandaş için vazgeçilemeyecek seviyeye geldiyse işte o zaman vergi amacından birazcık sapıp sağlıklı yeme alışkanlığı kazandırmak yerine devleti biraz zenginleştirecek. Yalnız belki de bu elastiki etkileyecek ama formüle asla dahil edilmeyen bir nokta var ki o da 3. Sorunun cevabı olarak karşımıza çıkıyor. Fiyatı arttığı için psikolojik olarak bundan etkilenecek ve onun için maddi anlamda daha ulaşılmaz hale gelmiş olan bir hamburger menü için eskisinden daha çok isteyecek olan tüketici. Özellikle çocuklar üzerinde etkisinin daha çok görülmesi tahmin edilen bu etken elastik olmayan bir ürünü daha da elastiklikten uzaklaştıran ve bu şiddeti artıran  çok önemli bir faktör.

Uzmanlar bu konularda farklı görüşlerini bildirirken bir kısım bunun bir faydası olmayacağını insanların ne olursa olsun yemek istedikleri şeyleri yiyeceğini, bir kısım kalorili besin tüketimini azaltacağını düşünürken bir başka görüş ise kalorili besinlere vergi koymak yerine sağlıklı besinlerin fiyatında indirime gidilmesi gerekliliğini savunuyor.

Dünyadaki obez populasyonun 2/3′ünü oluşturan ABD diğer ülkelere ne kadar ilham olur veya bu vergiler ne kadar yararlı olur önümüzdeki günlerde çok rahat izleyebileceğiz. Balkan ülkelerinden Romanya Mart ayında “Fast-food Tax” uygulamasına geçti bile…

Daha İyi Bir Dünya İçin Şirketler İş Başında

24 Nisan, 2010 by

Son yıllarda şirketler, kendi çıkarlarının yanında toplumun genelinin de çıkarlarını göz önünde bulundurarak çeşitli kurumsal sosyal sorumluluk projelerine el atıyorlar. Bu projeler daha çok toplumun ihtiyaçlarına göre belirleniyor. Son yıllarda hava ve su kirliliğini ve küresel ısınmayı kontrol altına alma, kültürel aktiviteler, şehir gelişim planları, yerel sağlık programları, eğitim etkinlikleri gibi alanlarda yapılan projeler daha çok öne çıkmakta ve şirketlerin de bu konulara ayırdıkları bütçeler her geçen gün artmakta. Artık bu tarz projelerin önemini kavrayan şirketler reklam bütçelerinden kısıp sosyal sorumluluk projelerine yatırım yapıyorlar. Şirketlerin yaptıklarından da anlaşılacağı üzere bu tarz sosyal sorumluluk projeleri halk tarafında reklamdan daha büyük bir etki yaratıyor.

Şimdi farklı alanlardan, farklı şirketlerin bazı kurumsal sosyal sorumluluk projelerine bakalım.

 Turkcell, 2000 yılından beri yürüttüğü ‘‘Kardelenler’’ projesinde ailelerinin maddi yetersizliği nedeniyle öğrenimlerine devam edemeyen kız çocuklarına eğitimde fırsat eşitliği sağlamayı ve onların birer meslek sahibi bireyler haline gelmelerini amaçlıyor.

İş Bankası “Karneni Göster, Kitabını Al”  projesinde okuma alışkanlığının erken yaşlarda kazanılmasını sağlamak ve çocukların zihinsel ve kültürel gelişimine katkıda bulunmak amacıyla öğrencilere kitap armağan ediyor.

Coca Cola şirketi, 20 ülkeyi kapsayan “Her Damla Değer Katar” projesiyle, şu andaki ve gelecekteki su ihtiyacının giderilmesini amaçlıyor ve BM Kalkınma Programı’ nın bu konudaki uzmanlığını projesiyle buluşturuyor.

Hürriyet, Çağdaş Eğitim Vakfı  ve İstanbul Valiliği ‘’Aile İçi Şiddete Son’’ kampanyasında şiddetin kesinlikle kabul edilemeyeceği düşüncesiyle bir eğitim kampanyası yapmayı kararlaştırdı.

OFF, “Kanınızı Sivrisineklere Değil, Kızılay’ a Bağışlayın” diyerek gönüllü kan bağışı kampanyası başlattı.

Nokia, geri dönüşüm projesini başlattı. Kullanılmayan Nokia cep telefonlarını, şarj cihazlarını ve bataryaları çevreci elleriyle yeniden hayat  vermek üzere topluyor.

Yukarıdaki örnek projelerde de görüldüğü gibi her bir kurumsal sosyal sorumluluk projesi  hem bir ülkenin ya da dünyanın -bütün insanlığın- kanayan yarasına merhem oluyor hem de bunu yapan şirketin halk tarafında imajının daha iyi hale gelmesini sağlıyor.

                                                                     Gizem  TOPLU

Tanrılar Okulu

18 Nisan, 2010 by

DÜŞLER OKULU

Visibilia Ex Invisibilibus , gördüğümüz ve dokunduğumuz herşey görünmeyenden kaynaklanır. Stefano Elio D’Anna’nın Tanrılar Okulu felsefik, mitolojik ve hayalperest anlamda ekonomik öğeleri bir arada bulunduran eşşiz başucu yapıtlardan birisidir. Kitabın her hangi bir sayfasını açtığınızda her biri birbirinden kaliteli onlarca cümleyle karşılaşmanız çok muhtemel bir sonuç. Kitap binlerce özdeyişin bir araya getirmesiyle oluşturulmuş gibi sanki her cümle kendi başına ayrı bir kitap yazdırabilecek kadar anlamlı ve derin geliyor okuyucuya. Kitap var olan en gerçek şeyin düş olduğunu ve herşeyin düşten doğduğunu anlatıyor. Kitabın söylediği soyut fikirlerin günlük hayatta somut görüntülerini bulmak okuyucunun daha da kitaba bağlanmasını sağlıyor. Gördüğümüz için inanmayız, inandığımız için görürürüz fikri kitabın en çok vurguladığı fikirlerden birisidir. Dünya’da ki dinlerin hepsine  baktığınızda cennet inancının bu fikri nasıl desteklediğini görürsünüz. Her dinde inançlı inançsız ayrımı vardır ve yine her dinde sadece inançlı insanların cennete gideceği söylenir. Ve bu inancın kaynağı insanların inandıkları, düşledikleri şeyi yaşayacak olmalarından kaynaklanır. Düş var olan en gerçek şeydir, ve  benliğimiz yaşamımızı yaratır.

Tanrılar Okulu’nun felsefesine yakın fikirleri aslında daha önce hemen hemen herkes görmüştür. Sokrates’in bilgi sonradan öğrenilmez, sadece hatırlanabilir fikri Tanrılar Okulu’nun ana taşlarından birisidir dememiz yanlış olmaz. Sokrates de her şeyin insanın içinde olduğunu, her şeyin bireyin benliğinden kaynaklandığını belirtmiştir. Paulo Coelho’nun Simyacı’sında anlatmak istediğide Tanrılar Okulu ile paraleldir. Simyacı’da bireyin kişisel menkıbesini keşfetmesi, tasavvufta insanın nefsini terbiye etmesi ya da Tanrılar Okulu’nda kişinin iradesini kontrol etmeyi başarıp düşlemeyi öğrenebilmesi yakın görüşlerdir. Ama Tanrılar Okulu’nu onlardan farklı kılan yanları genel olarak  tüm soru işaretlerini cevaplamak, anlatılanları daha sistematik bir düzende okuyucuya sunmak ve gerçek hayataki çarpıcı ipuçlarına giden yolu aydınlatmak  şeklinde sıralayabiliriz.

Kitap gerçek, zaman ve düş konusunda da değişik açıklamalar getirerek dikkat çekiyor. Görüntü ve gerçeğin tek ve özdeş olduğunu söyleyen eser bunu: düş + zaman = görüntü formulüyle açıklıyor. Var olan herşeyin önce bir Dreamer tarafından düşlendiğini, üzerinden belli zaman geçtikten sonra dünya üzerinde maddesel görüntülerine dönüştüğünü söylüyor. Bu fikri zaman sihirli bir boya gibidir, düşlerin üzerine dökülmesiyle gerçeklik doğar şeklinde ifade edebiliriz.  Zamanla iligili diğer bir konuda insanın içinde yarattığı Dünya’da can bularak karşısına çıkan antagonistlerin mağlup edilemediği sürece aynı fikirler farklı kimlikler altında karşısına çıkacağı görüşüdür. Yani eğer atılması gereken adımlar atılmazsa, tek muhtemel geçmiş bir gün gelecek ihtimalidir.

Eğer düşler okulunda olmayı düşlüyorsanız okumanız gereken en önemli kitap Tanrılar Okulu’dur. Kitabın size verdiği son nadide tavsiye ise kral olmadan krallıklar kurmaya çalışmayın. Önce kral olun krallık zaten akabinde gelecektir.

NAZIM SANSAR

Suya Sabuna Dokunun

4 Nisan, 2010 by

Sağlık Bakanlığı topluma temizlik alışkanlığını aşılamak için yeni bir kampanya başlattı. Bu kampanyada ilk olarak el temizliği aşılanacak. Sabun ve Deterjan Sanayicileri Derneği’yle beraber yürütülen kampanya televizyonlarda yerini aldı. Sağlık Bakanlığı’nın daha önceki zamanlarda hazırlattığı halkı uyaran reklamların bu kampanyada tamamen değiştiği görülüyor. Yaratıcı bir reklamla daha çok ilgi çekmek amaçlanmış. Reklamın sonunda kampanyanın sloganını ve sağlıklı olmak için sadece ellerimizi yıkamanın yeterli olduğunu anlatılıyor.

Kampanyanın tanıtımı Four Seasons Bosphorus Hotel’de yapıldı. Tanıtımda Sağlık Bakanı Recep Akdağ, sağlığa yapılan her Sağlık Bakanıtürlü harcamanın toplumun gelişmesi için çok önemli olduğunu belirtti. Ayrıca Akdağ sağlık konusunda yapılanlardan ve hedeflerden de bahsetti. Akdağ tanıtımda herkesin elini 8-10 kez yıkaması gerektiğini önemle vurguladı. Son olarak bakan basından da tam destek istedi.

Ayrıca kampanya için bir de internet sitesi hazırlanmış. Sitede elleri yıkamanın önemi, doğru el yıkamanın nasıl olduğu hakkında bilgiler verilmiş. Çocuklar da unutulmayarak bir de oyun eklenmiş. İlgili siteye buradan erişebilirsiniz.

Enver M. Sorkun

THY Uçuşa Geçiyor

28 Mart, 2010 by

Barcelona ve Manchester United gibi dünyanın dev takımlarıyla imzaladığı sponsorluk anlaşmalarıyla dikkatleri üzerine çeken THY, Avrupa’nın diğer liglerindeki takımlarla da anlaşarak bu çıkışını sürdürmek istiyor.

THY Genel Müdürü Temel Kotil’in yaptığı açıklamaya göre, THY’nin sponsorluk anlaşmaları sayesinde yıl sonunda büyüme oranı ekstra 5-6 puan artacak. Bu anlaşmalar sayesinde ilk iki ayda transit yolcu sayısında % 50 gibi büyük bir artış yaşadıklarını kaydeden Kotil, transit uçuşlarda diğer havayollarından yolcu aldıklarını ve bu yılki beklentilerinin %25 büyüme ile 31 milyon yolcuyu transit taşımak olduğunu belirtti. Toplam yolcu sayısındaki payı %30’lara kadar çıkan transit yolcular, sponsorlukların da etkisiyle THY’nin yarattığı güzel imajdan etkilenerek, uzun uçuşlarını İstanbul aktarmalı olarak yapıyorlar.

Barcelona ile Nou Camp Stadında 3 yıllık bir sponsorluk anlaşması imzalayan THY, bunun için dev İspanyol kulubüne toplam 9 milyon euro ödeyecek. Ancak şirket, takımı taşıdığı her tarifesiz uçuşun ücretini geri alarak ödediği paranın bir kısmını tekrar elde etmiş olacak. Keza Manchester United’la da yapılan 3.5 yıllık anlaşma gereği takımı bütün maçlara, turnuvalara ve eğitim kamplarına THY taşıyacak. Ayrıca Old Trafford Stadındaki tüm reklam panolarında THY’nin logosu olacak. Dünyaca tanınan, maçları takip edilen bu saygıdeğer kulüplerle yapılan sponsorluk anlaşmalarının THY’nin tüm dünyadaki imajına olumlu katkı sağlayacağı bir gerçek. Bunun sonucunda da THY aracılığıyla Türkiye temsil edilmiş olacak.

THY Yönetim Kurulu Başkanı Hamdi Topçu, Barcelona ve Manchester United’la imzalanan sponsorluk anlaşmalarının ardından, dünyanın dört bir yanındaki kulüplerden sponsorluk teklifi aldıklarını söyledi. Avrupa’dan ve özellikle Rusya’dan pek çok kulubün kendilerine sponsorluk teklifiyle geldiklerini belirten Topçu, çıtayı düşürmemek adına sponsorluk anlaşmalarına geçici bir süre nokta koyacaklarını kaydetti. İleride reklam için daha değişik organizasyonlar yapacaklarını söyleyen Topçu, bu nedenle 2010 yılında reklam bütçesinin 30 milyon dolardan 70 milyon dolara çıkarıldığına dikkat çekti.

Türk Hava Yolları’nda işler gerçekten güzel bir şekilde ilerliyor. Krize rağmen büyümeye devam eden THY, Avrupa’nın en büyük dördüncü havayolu şirketi. Genç uçak filosu, artan uçuş noktaları ve yolcuları memnun bırakan hizmet kalitesiyle Avrupa’nın ve dünyanın en önemli havayolu şirketleri arasındaki yerini aldı. Bize de “Yolun açık olsun Türk Hava Yolları!” demekten başka bir şey düşmüyor sanırım.

Mert Emre Kalaoğlu

Ortadan Kalkan Sınırlar

18 Mart, 2010 by

Hükümetin dış politikada daha atak olma adı altında uyguladığı en göze çarpan politika birçok ülkeyle vize uygulamasının karşılıklı olarak kaldırılması oldu. Vize uygulamaları ile ilgili resmî bilgiye Dışişleri Bakanlığı’nın internet sitesinden*; vize uygulamasının kaldırıldığı ülkelerin listesine ise pek çok haber sitesinden** ulaşabilirsiniz. Karayipler’deki ada ülkelerinden sınır komşularımıza kadar 58 ülke Türk vatandaşlarına vize muafiyeti sağlıyor. Bu listelerde göze çarpan bir eksiklik Azerbaycan oluyor. Daha önce 2009 Aralık ayında imzalanması plânlanan protokol, görünüşe göre son dönemde iki ülke arasındaki gerilimler nedeniyle ertelendi. Ekonomik anlamda getiri beklenen Katar ve Mısır anlaşmaları ise kapıda.

AB’nin Türkiye’ye uyguladığı vize rejimi de şu sıralar tartışma konusu. Ocak ayında AB’nin Sırbistan, Karadağ ve Makedonya’ya vize muafiyeti tanımasının ardından Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu: “Türkiye katılım müzakerelerini sürdürürken bu hakkın Türk vatandaşlarına tanınmamasının kabul edilir bir yanı yoktur.” açıklamasını yapmıştı. AB, vize muafiyeti için önkoşul olarak geri kabul anlaşmasını koyuyor. Geri kabul anlaşması, AB’ye üye olmayan ülkeler üzerinden bir AB ülkesine giriş yapan kaçakların o ülkeye geri iade edilmesini öngörüyor. Başmüzakereci Egemen Bağış, vize uygulamasının kalkması ve Türkiye’nin aleyhinde pek çok madde içeren Gümrük Birliği Anlaşması’nın yeniden incelenmesi konularının müzakerelerde birinci madde haline getirildiğini açıkladı. Diğer yandan, Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkanların en büyük tezlerinden biri 70 milyonluk Türk nüfusunun serbest dolaşım hakkı kazanmasının sorun doğuracağı iken; geri kabul anlaşması gibi teknik konular halledilse bile AB’nin vize uygulamasının kaldırılmasına ne kadar sıcak bakacağı hâlâ bir soru işareti.

Hükümet vize uygulamalarının kaldırılmasını çok büyük bir adım olarak görüyor. Komşularımız arasında vize uygulamasının kalktığı ülkeler Suriye, İran ve Gürcistan. Özellikle Suriye’de bu uygulamanın faydası, bayramlarda sınır kapılarında oluşan bayramlaşma izdihamının ortadan kalkmasıyla görüldü. Ekonomik beklentiler açısından bakıldığında ise, zaten günlük giriş çıkışların çok zor olmadığı ve ticarî canlılığın belli bir düzeyde olduğu bu ülkelerde pek ciddi bir ticarî hacim artışından bahsedilmiyor. Listeye baktığımızda göze çarpan bir diğer nokta da Japonya gibi gelişmiş bir ekonominin ve Güney Kore, Arjantin, Brezilya, Tayland gibi gelişmekte olan ülkelerin de bu listede yer almaları. İşin doğrusu, bu vize muafiyeti anlaşmalarının getirilerinin ve götürülerinin ne olduğunu tam olarak belirleyebilmek için vakit erken görünüyor. Ancak yine de hükümetin kısa vadede aradıklarını henüz bulamadığı da bir gerçek.

* http://www.mfa.gov.tr/turk-vatandaslarinin-tabi-oldugu-vize-uygulamalari.tr.mfa
** http://www.haberturk.com/haber.asp?id=207124&cat=180&dt=2010/02/15

Alperen ÖZKAN

Apple’dan Yine Aynı Taktik

18 Mart, 2010 by

iPhone’un çıkmasında 3 yıl sonra, Apple teknoloji gündemini bu sefer iPad’le sarstı. Dokunmatik ekran teknolojisinde yerini iyice sağlamlaştıran Apple bu teknolojide başkalarına pabuç bırakmayacağını iPad’le yeniden göstererek adeta bir gövde gösterisi yapıyor.

9.7 inçlik dokunmatik ekrana sahip olan iPad 1GHz’lik Apple A4 işlemciye sahip. Hafıza olarak 16 GB, 32 GB, 64 GB’lık modelleri mevcut. Bunun dışında taşınabilir bir alette olmazsa olmaz wireless ve bluetooth da iPad’de bulunuyor. Hızölçer, fotodedektör ve pusula gibi sensorlar iPad’de bulunmasına karşın birçok Apple taraftarını hayal kırıklığına uğratan eksiklikler var. Bunlardan birincisi iPad’de kamera olmaması. Ayrıca USB girişi de olmayan iPad’in veri aktarımında yetersiz hatta aciz olduğunu söylemek pek de yanlış olmayacaktır. Ayrıca Flash desteği olmayan iPad kullanıcılarını tatmin edemeyeceğe benziyor.

Teknik özellikler bakımından Apple iPad’de iPhone taktiğini izleyeceğe benziyor. iPhone’un ilk versiyonu olan iPhone 3G’ye baktığımızda şu an bulunan çoğu özelliğin olmadığını, daha sonra bunların eklendiğini görüyoruz. iPad’de de dokunmatik ekran dışında neredeyse hiçbir özelliğin olmadığını düşünürsek, Apple’ın aynı tehlikeli satış tekniğini kullandığı görüyoruz. Sadece markayla alışveriş yapan insanlar oldukça Apple’ın bu stratejiden vazgeçmeyeceğini söyleyebiliriz. İlerleyen zamanda iPad’in de gelişeceğini varsayarsak, almak için biraz beklememiz daha iyi olacaktır.

Enver M. Sorkun

YARGI HÜKÜMET ÇEKİŞMESİ

17 Mart, 2010 by

Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in tutuklanması ve ardından gelen Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun verdiği karar ortalığı karıştırmışken, yüksek yargı ile hükümetin açıklamalarıyla gerilim iyice tırmandı. Bütün bunlar Türkiye’deki kutuplaşmanın son aşamasını gösteriyor.

Olaya spesifik açıdan baktığımızda olayın her aşamasında bir olağandışılık karşımıza çıkıyor. Bir başsavcının evinde, başka bir ilden özel yetkilendirilmiş savcının arama yaptırması olağandışı bir durumdur ve bir benzeri daha yaşanmamıştır aslında. Bu arada başsavcıya dönük suçlamaların önemli ölçüde, belirsiz gizli tanıklara dayandırılması, suçlamaların içnde “Terör örgütüne üye olmak”, “Silahlı komplo kurmak” gibi cümlelerin geçmesi dikkat çekici olsa bile aslında bir savcının bir şüpheliye istediği soruyu yöneltme hakkı olduğu da olayın bir başka yönü. Dava dosyası kabul edilmemiş de olsa, Erzincan Başsavcısı için tutuklama kararını çıkaran yetkili Cumhuriyet Savcısı Osman Şanal’ın tüm yetkileri kaldırılmış da olsa bu gelişmelerin ortamı yatışmaya yeterli olmadığı açıkça görüldü. Erzincan Başsavcısı’nın yetkisini aştığının açıklanması da Türkiye’de yargı organında aksamalar olduğunu ortaya çıkarıyor.

Bu bunalımdan çıkışta elbette ki Cumhurbaşkanı Gül’e önemli bir görev düşüyor, çünkü zamanında buna benzer bazı müdahaleler Cumhurbaşkanı Gül tarafından yapılmıştı. Ergenekon soruşturması sırasında Gül’ün düzenlediği hükümet – yargı zirvesiyle karışıklıklar az da olsa giderilmişti.

Bugünden sonra neler yaşanacağı konusunda her ne kadar bir şeyler söylemek zor olsa da yargı -hükümet çekişmesinin devam edeceğini söylemek çok da zor değil. Hepimiz bu gelişmeleri merakle bekliyor ve yakından takip ediyor olacağız.

GALATASARAY’DA MUTLU SON: BİRLEŞME

13 Mart, 2010 by

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde Türkiye’nin güzel bir spor kulübünde bir birleşme hikâyesidir dillerden düşmüyormuş. Çoğu kimse de nedir ne değildir bu birleşme diye sormuyormuş birbirine. Öyleyse süreci kısaca özetlemekte fayda var siz merak edenlere. Mekteb-i Sultani, yani Galatasaray Lisesi mensuplarından oluşan bir grup tarafından kurulan ve yalnızca gelirlerin toplandığı Galatasaray Sportif Sınaî ve Yatırımlar A.Ş. ve yine aynı lise mensupları tarafından kurulan, yalnızca giderlerin toplandığı Galatasaray Spor ve Futbol İşletmeciliği A.Ş.’nin birleşmesidir bu dillerden düşmeyen.

Gelirlerin toplandığı Sportif A.Ş., İMKB’de işlem görmeye başlar ve yaklaşık olarak hisselerinin yüzde 37’lik kısmı halka arz edilir. Giderlerin yazıldığı Futbol A.Ş. ise geriye kalan yüzde 63’lük hisselerin sahibidir. Yani Ayşe teyzemin ekonomisiyle, Galatasaray’ın 100 lirası varsa, bunun 37 lirası yatırımcıların yani şirketin diğer ortaklarının, 63 lirası da Galatasaray’ın cebindedir. Amma velâkin, Galatasaray kulübünün yaşadığı finansal kriz de ortadadır ve haliyle bu 37 lirayı da dışarıya vermek istemez. Bunun sonucunda da, 2006 yılından bu yana temettü, yani kar dağıtımını yapmamaya başlar. Sportif A.Ş. gelirlerinin tamamını Galatasaray Kulübü Derneğine ve Futbol A.Ş.’ye borç olarak verir. Bu borç, Mayıs 2009 verilerine göre, 300 milyon dolar gibi bir rakama ulaşır.  Gelirlerin ve giderlerin ayrı ayrı toplandığı bu şirketlerin birleştirilmesi, Galatasaray Kulübü’nü daha ağır finansal bir buhrana sürüklemeden kurtaracak çözüm noktası olarak görülür.

Bu birleşme hareketi sayesinde gelir ve giderler aynı yerde toplanacağından mali tablonun daha iç açıcı olacağı düşünülür ve SPK’ya müracaat edilir. (24 Şubat 2010) Galatasaray’ın düzlüğe çıkmasını sağlayacak olan ehemmiyeti yüksek olan bu projeye kaynak da bulunur. Denizbank’ın liderliğinde beş banka, Galatasaray Spor Kulübü’ne 6,5 yıl vadeli 70 milyon dolarlık Türk spor tarihinde tek seferdeki en büyük kredi olanağını sağlar. Konuyla ilgili olarak Adnan Polat; dört sene önce yönetime geldiklerinde Sportif A.Ş.’nin sürdürülebilir bir yapı olmadığını fark ettiklerini dile getirmiş ve eklemiş: ‘Uzun uğraşlardan sonra mevcut hastalığın ortadan kaldırılabilmesi için gerekli finansmanı, yaptığımız kredi sözleşmeleriyle temin etmiş bulunuyoruz. Bu kaynağın önemli bölümünü SPK müsaadesi ve çağrı marifeti ile Galatasaray Kulübü tarafından satın alınması esas olacak. Bizim yaptığımız hesap modeli ile hisse başına 116 TL olarak belirledik. Tabii bunun nihai değerlendirmesini SPK yapacak.’  Ayrıca Polat bu beş bankaya (Denizbank’ın koordinatörlüğünde Şekerbank, Demir-Halk Bank NV, Bankpozitif ve Halkbank)  cesaretlerinden ve Türk Sporu’na katkılarından dolayı teşekkürlerini de iletir.

Ne diyelim, umarız ki Türk spor tarihinin en eski kulüplerinden biri olan Galatasaray, bu birleşme ve devamında yapılması planlanan daha nice projeler sayesinde mali açıdan refaha ulaşır ve spordaki başarılarını mali açıdan da taçlandırmasını bilir.

 Burcu ŞEN

ŞİMDİ REKLAMLAR!

9 Mart, 2010 by

Etkin bir iletişim aracı olan reklam her olası durumda mevcut tüm üretim türlerini tüketicilere tanıtır ve tüketicilerin piyasadaki mallar hakkında bilgi sahibi olmasını sağlar. Bunun yanı sıra alıcılar reklamlar sayesinde ürünler arasında karşılaştırma yapabilir, harcamalarında uygun ve tutarlı bir seçim yapabilirler. İşletmeler açısından ise reklam, genel itibariyle tüketici kitlesini etkileme ve bu kitleyi satın almaya yönlendirme amacı taşır. Yani firmalar bu özgün ve yaratıcı reklamlar sayesinde kendi kârlarını arttırmayı amaçlar ki zaten reklam malı kısa sürede tanıtarak üretimin kazanca dönüşüm sürecini kısaltır bu da üreticinin kâr etme olasılığını arttırmaktadır.

Reklamın tarihçesi

İnsanların arasındaki değiş-tokuşun, alışverişin başlamasıyla beraber reklamcılık kavramı ortaya çıkmıştır. Başlangıcı M.Ö. 3000li yıllara dayanan reklamcılık, eski dönemlerde tüccarların satış yapma çabasına dayanmaktaydı. Ürünlerin reklamı (tanıtımı) çığırtkanlar aracılığıyla yapılırdı. Yani bildiğimiz kitle iletişim aracıyla yapılan reklamın dışında eskiden sesli ve canlı bir nevi doğaçlama reklamcılık hâkimdi. Bu yüzden kişisel kabiliyeti (espri gücü, hitabet vs.) fazla olan daha başarılı oluyordu kuşkusuz.

Görüldüğü üzere sesli olarak başlayan reklamcılık, matbaanın icadıyla yerini bugün algıladığımız marka ve amblemlerle sergilenen reklamcılığa bırakmıştır. 1480 yılında ilk duvar afişinin Londra’da basılmasıyla reklamcılık daha somut bir hâl almış ve tüm dünyada kitle iletişim araçlarıyla birlikte yaygınlaşmaya başlamıştır.

Reklamın etkileri

Reklamın hiç kuşkusuz en belirgin etkisi ürünlere olan talebi arttırmasıdır. Bunun sonucu olarak üretimde ve refah seviyesinde artış gözlemlenir. Ayrıca, satışlarda ve üretim kapasitesinde gelişme sağlayan reklam işletmelerin büyümelerine yardımcı olur ki bu da ekonomik kalkınma ile sonuçlanır.

Yukarıdaki olumlu etkilerin yanı sıra reklam aracılığıyla insanların duygularının sömürüldüğü ve aslında ihtiyacı olmayan ürünleri satın aldıkları da yadsınamaz bir gerçektir. Çünkü reklam ürünü süsler, çekici hâle getirir özellikle bu sayede çocukları kolayca istismar edebilmektedir. Buna ek olarak da belli markaların önemini ve ona olan bağımlılığı arttırır ki bu da tekelleşmeyi yaratır.

Ancak her şeye rağmen reklamlar artık gündelik hayatımızdan kopamayacak konumdadır, adeta bizim bir parçamız haline gelmiştir. Zaten reklam yanlıştır zararlıdır, ya da insanlar için yararlıdır gibi kesin ifadeler kullanmak doğru değildir. Çünkü reklam amaca ulaşmak için kullanılan araçtır ve reklamı iyiye kullanmak ya da kötüye yormak yine biz insanların elindedir.

Tuğçe ÖZDOĞAN


Follow

Get every new post delivered to your Inbox.