Yıllardır ülkedeki sadece bütün düşünürlerin, mürekkep yalayıp yutmuşların değil halkın bizzat kendisinin üzerinde tartıştığı bir soru, çerçeve değişmediği için yani ortak süreçleri ya da sonuçları bir şekilde paylaştıkları için bambaşka soruların içinde yine karşımıza çıkıyor. Avrupa Birliği’ne girelim mi? Tabii ki!… Nasılsa kendi yağımızda kavrulamıyoruz bari AB’ye sırtımızı dayayalım da, geleceğimize dair umutlarımız olsun(!).Ama problem şu ki: Bizi alacaklar mı? Belli değil…
Peki AB’ye girme sürecini zaruri bir mesele olarak gören zihniyet, Ermeni ‘açılımı’ na nasıl bakar? Yabancıların istediklerini bir adım daha ileriye götürme konusunda heveslerini her zaman gösteren ve böylece AB’ye, ABD’ye karşı iyi niyetlerini sergileyip bir anlamda AB’ye giden yolu biraz daha kısaltmaya çalışan iktidar, Ermenistan sınırını açma konusunda kararlı gözüküyor. Şüphesiz ki; Türkiye’yle Ermenistan arasında normalleşmeye giden kapıların açılması hem iki ülke arasında, hem de bölgede gerçek barış ve istikrar adın a müthiş bir geli şme olacaktır. Üstelik iki ülke arasındaki doğrudan müzakerelerin, bize dışarıdan dayatılan ’Soykırım’ saldırısının çözülmesi adına iki kapalı kapının arkasından laf-ı güzaflarla dolu atışmalardan daha rasyonel ve sonuç verici olduğu kesindir. Ancak, acaba bu ‘normalleşme’ de ön şartların gerekliliği konusunda bir konsensüs sağlamak mümkün müdür ve daha da önemlisi her iki taraf için de bu ‘normalleşme’ nin gerçek bir normalleşme olarak dış politikaları kökten değiştirebilecek kadar kudrete sahip olması mı beklenmektedir? Belli değil…
Burada endişelenilmesi gereken nokta, Dağlık Karabağ sorunu çözülmeden Ermenistan sınırını açan Türkiye’nin Azerbaycan’ı yitireceği ,soykırım konusunda Ermeni Diyasporası’nın gelecekte daha olumlu ve yumuşak tavırlar alacağını umut ederek tehlikeli bir sürece adım atacağı ve eğer sınır açılmaz ise de çok büyük baskı ve dayatmalarla karşı karşıya kalacak olmasıdır. Bütün bu ihtimaller dikkatlice değerlendirilmeden hareket edildiği takdirde ise bu barışçıl ve doğru yaklaşımların bizi felakete sürüklemesi kaçınılmazdır. Peki bütün bu kaygıları barıştan korkmak, barışı istememek gibi algılayan zihniyetler acaba bu açılımın üstesinden başarıyla gelebilecekler mi? Yoksa yapılan sadece göstermelik futbol maçlarıyla: <Bakın, hiçbir sorun çıkmadı herkes destekliyor> imajını bir başarı alameti olarak mı görüyorlar? Kaldı ki halkın perspektifinde her şey onların düşündüğü gibi toz pembe durmuyor.Bursa’daki maçın ardından, vatandaşın yerinde bir sitemi bunu gözler önüne seriyor: ‘’Ermenistan’da maçtayken, Ermeniler korsan Karabağ bayrağı açtılar ,ses çıkmadı.. Burada Azeri bayrağını yasaklatıyorlar..” Aslında FIFA’nın bu bayrak yaptırımı dostluk maçı açısından doğru bulunabilir, fakat halk tarihten aldığı tecrübelerle karşı tarafın samimiyetine güvenmekte zorluk çekiyor ve siyasilerin de bu kafa karışıklığına son vermek adına somut adımlar attıkları söylenemez. Kaldı ki ‘Açılımın’ ne menem bir iş olduğu maalesef hala belli değil ve bunu AB Komisyonu’nun Genişlemeden sorumlu Temsilcisi Olli Rehn’in ‘Bu tür olumlu gelişmelerin somut sonuçlar getireceği kesindir’ gibisinden konuşmalarıyla ya da başka dış kaynaklı açıklamalara dayanarak ‘sorgulamadan’ kamuoyuna kabul ettirmeye çalışmak yararsızdır. Çünkü ortada olan bir nokta var ki, Ermenistan’ın verdiği taviz gibi gösterilen hususların pratikte hiçbir anlamı yok. Önemli olan bizim verdiğimiz tavizler ve bunların neye karşılık verildiği; belli değil…
Ve işte yine çıkmaz bir politikanın eşiğindeyiz. AB üyeliğine giriş mücadelesini muammalıklarıyla ve siyasi entrikalarıyla andıran Ermenistan ile normalleşme çabası bir kısır döngüye girme yolunda hızla ilerlemektedir ve görünen o ki iktidarın izlediği polyannacılık politikası ne bizi kaygılarımızdan arındırmaya yetecek ne de komşularımızla gerçek anlamda huzur içerisinde yaşamamızı sağlayacak…

Yukarıda bahsettiğim örnekler için AKP’yi suçlamıyorum elbette. Bu örnekler toplumumuzda maalesef her zaman olan ve ne yazık ki bir türlü değiştiremediğimiz kaderimiz. Ancak, unutmamamız gereken şey bu duruma sebep olan şeyin kadınlara bakış açımız olduğu. Yıllar yılı kadınlar birer obje olarak görüldükçe erkeklerin bir kısmı da kendilerini üstün yaratıklar olarak düşünmeye başladılar. Kadın ve erkeğin aynı tür (insan) olduğunu unutan bu bir kısım erkek, insanları hayvanlardan ayıran en büyük özellik olan düşünme yeteneklerini git gide kaybederek hayvansal özellikler gösterir oldu. Sadece beslenme ve üreme gibi doğal ihtiyaçlarını mantıksal ve duygusal olarak değil de hayvansal içgüdüleriyle gidermeye çalışan bu bir kısım erkek ne yazık ki bu durumdan bıkan kadınların tüm erkekler için genelleme yapmalarına neden oldu ve “Erkek Milleti” çıktı ortaya. Bunun ortaya çıkmasının nedeni de başta belirtmiş olduğum bir kısım erkeklerin kadınları küçümseyerek oluşturduğu “Kadın Milleti” kavramıydı. Bu iki kavram kısır bir döngü halinde birbirlerinin değerlerini her geçen gün biraz daha düşürerek günümüze kadar geldi. İnsan olmak ya da ülkemiz için düşündüğümüzde kadın milleti ya da erkek milleti yerine “Türk Milleti” olmak hep ikinci planda kaldı.


CHP Genel Sekreter Yardımcısı Mehmet Sevigen, hakkında ortaya atılan iddialardan sonra
a bile istifa eden hatta intihar eden milletvekilleri, başbakanlar görüyoruz. Tamam kimsenin canına kastımız yok, intihar etmenizi istemiyoruz. E yıllardır sizin ne mal olduğunuzu da görüyoruz, bu yüzden dokunulmazlıklarınızdan vazgeçmenizi de beklemiyoruz. Ama en azından 