Buse Aylan Sandra Sinem Kaya
buse.aylan@buik.net sandra.kaya@boun.edu.tr
Türkiye’nin gündemini uzunca bir süredir meşgul eden 12 Haziran seçimleri, her geçen gün hız kazanarak konuşulmaya ve konuşturmaya devam ediyor. Hangi parti seçimden zaferle ayrılacak? Oy oranları nasıl olacak? Seçim sonuçları üzerine yapılan birbirinden farklı tahminler gittikçe çoğalırken seçimlere az bir zaman kala Türkiye’nin başarılı gazetecilerinden Fatih Altaylı ile 12 Haziran seçimleri hakkındaki görüş ve tahminlerini içeren teke tek bir söyleşi gerçekleştirdik.
Referandumdan sonra özellikle birtakım kesimlerde, gücü eline alan siyasi iktidarın kendi “yaşam tarzlarına müdahale” edeceği korkusu oluştu. Siz de bir yazınızda “İktidarın baskı uyguladığı yönündeki söylemlere halk pek itibar etmiyor.” demişsiniz. Bu korkuyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Ayrıca halk bir baskı hissetmiyor mu gerçekten de?
Sıradan halk bir baskı hissetmiyor çünkü onların yaşam tarzında belki beş yüz senedir fazla bir değişiklik yok. Anadolu’ya çıkıp dolaşırsanız, büyük kentlerdeki yaşam tarzıyla küçük kentlerdeki yaşam tarzı arasındaki uçurumu görürsünüz. Bir de kırsala gittiğiniz zaman iyiden iyiye uçurum büyüyor ve oradaki siyaset, oradaki yaşamlara dokunmuyor. Orada geleneksel bir yaşam tarzı hakim ve bu yaşam tarzı çok köklü bir değişime uğramıyor. Belki telefon geliyor, traktör geliyor ama yaşamla ilgili olarak ne entelektüel arayışları var, ne de daha eğitimli kitlenin mutluluk ve eğlence arayışlarıyla paralel bir arayışları var. O yüzden onların böyle bir müdahaleden haberleri bile yok. Böyle bir müdahaleyi hissetmiyorlar. Yaşam tarzına müdahale konusu daha çok sahil kesimleri dediğimiz bölgelerde, büyük kentlerde etkili. Buralarda biraz daha batılı yaşam tarzını benimseyen, Tanzimat sonrası Türkiye’deki değişime ayak uyduran, Cumhuriyet’in getirmiş olduğu özgürlük ortamından daha fazla faydalanan ve geleneksel yaşam tarzının dışında bir yaşam tarzı geliştiren insanlarda bu baskı etkili. Baktığınız zamanda Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) oy aldığı bölgelerle oy almadığı bölgeler arasında bu ayrımı yapabiliyorsunuz. O yüzden de halkın en azından %70’lik bir kısmı üzerinde bu baskıyı çok da hissetmiyor. Aslına bakarsanız tam olarak bir baskı var da denemez. Doğrudan bir baskıdan çok, kayırmacılık var. Kendi benimsedikleri yaşam tarzını benimsemeyen insanlara karşı bir baskı uyguladıklarını söylemek mümkün değil ama dolaylı bir baskı uyguluyorlar. O kesimleri hem ekonomik olarak hem de sosyal olarak görmezden geliyorlar. Onların ihtiyaçlarına yabancı davranıyorlar. Bu da belki de daha etkili bir baskı yöntemi. Şunu gördüm ben: Başbakanın geçmişte iş adamlarıyla yapmış olduğu çeşitli toplantılar vardı. Genelde yardım toplamak amaçlı, deprem yardımı gibi. Bu toplantılara ilk katıldığımızda masada bulunan iş adamlarının büyük bölümünün önünde ben ya şarap görüyordum, ya rakı görüyordum. Her toplantıda bu giderek azaldı. Son yapmış olduğu toplantıda, altmış yetmiş kişilik bir masaydı ve üç dört kişinin önünde içki vardı çünkü bürokrasi ona göre davranmaya başlıyor. Devlette bir işiniz olduğu zaman ona göre karşılık görmeye başlıyorsunuz. Bu bir baskı mı? Baskı.
- “AKP’nin kendi benimsedikleri yaşam tarzını benimsemeyen insanlara karşı bir baskı uyguladıklarını söylemek mümkün değil ama dolaylı bir baskı uyguluyorlar. O kesimleri hem ekonomik olarak hem de sosyal olarak görmezden geliyorlar. Onların ihtiyaçlarına yabancı davranıyorlar. Bu da belki de daha etkili bir baskı yöntemi.”
“AKP’nin oyları 3. seçime doğru giderken düşmemeye devam ediyor. Her ay düzenli yaptığımız anketimizde AKP oyları bu ay %50’ye yaklaştı ve rekor kırdı.” diyorsunuz bir yazınızda. Bu ani yükselişin neden nedir sizce? Bir yazınızda bu durumun Erbakan sayesinde olduğunu söylemişsiniz, biraz açabilir misiniz bu söyleminizi?
Birkaç nedeni var. Birincisi, İslamcı ağırlığı olan partilerin şu anda umut vermekten uzak olması. Gerek Saadet’in, rahmetli Erbakan’ın başına geçmesiyle beraber çağdışı bir parti görünümüne geçmesi ve baraj aşma şansını kaybetmesi. Has Parti’nin de bunun yerini alabilecek nitelikte bir çoğunluğa sahip olamaması. O yüzden de Cumhuriyet Halk Partisi’nde (CHP) belli bir yükseliş ihtimalini göz önünde bulunduran ve Türkiye’de sol iktidar olmasın diyenler -ki onların en büyük yanılgısı CHP’yi sol zannetmek- oylarını güçlü gördükleri İslamcı niteliği ağır basan partiye yöneltiyor. O yüzden de AKP’nin ciddi bir oy artışı var. %49.6 çıktı bizim anketimizde. Ben bunun seçimlere kadar geçerli olacağını zannetmiyorum. Seçimlere kadar oy oranının düşecek olması kuvvetle muhtemeldir çünkü seçmen az önce bahsettiğimiz baskıdan ötürü oyunu hangi partiye vereceğini söylemekten çekiniyor. Telefonların dinleniyor olma korkusu, bu anket raporlarının iktidarın eline geçebilme çekincesinden ötürü AKP’ye oy vermeyecek olanlar bile oyunu çekimser olarak açıklıyor. “Ben bilmiyorum.” diyor ya da AKP’ye vermeyecek olduğu halde sanki ona verecekmiş gibi davranıyor. Hiç kimse net bir şekilde AKP karşıtı olduğunu söylemiyor, söyleyemiyor. Bana sorarsanız AKP’nin oyu bugün %36-37’ler civarındadır, %49 değildir.
“AKP’den ciddi anlamda şikâyet edenler var. Hiç de azımsanmayacak bir kitle AKP’nin, gelir adaletsizliğini ortadan kaldıramadığı ve yoksullukla beklenildiği şekilde mücadele etmediğini söylüyor.” demişsiniz bir yazınızda. Sizce bu düşüncede olan kesim oy oranlarında değişikliğe sebep olabilir mi? %50’ye yaklaştı dediğimiz oy oranını aşağı çekebilir mi?
AKP’den eski memnuniyet yok. İnsanlar uzun süre umut beslediler bu partiye yönelik olarak dediler ki: “Bu parti, zenginden alıp bize verecek ve eski statükoyu temsil eden zengin kitleler biraz daha az kazanacak, iş bulacağız, daha fazla imkân sağlayacak.” Fakat AKP’nin sadece farklı bir zengin kitlesi yarattığını, kendi geçmişteki küçük veya orta boy esnaflarını veya sanayicilerini büyük sanayiciler olmaya doğru ittiğini ama aşağıdaki ezilen kitlelerin değişmediğini sadece yeni bir zengin kitlesi yaratmaya başladığını gördüler. Anket sonuçlarına baktığınız zaman da gelir adaletini hangi parti sağlar noktasında, sadece orada CHP, AKP’nin önüne geçiyor bir tek bu beklentide. Benim yazdığım değerlendirme de o anket sonucuna dayanıyor çünkü AKP’nin sadaka kültüründen kimse çok memnun değil. Herkes “İyi, tamam.” diyor ama dolabını açıyor, baştan aşağı makarna. Makarna, pirinç, kömür vermekle meselenin hallolmadığını, bir süre sonra aksine bıkkınlık yarattığını görüyor vatandaşlar. Tabii bunun yanı sıra AKP’nin çok başarılı olduğu bir yer var. Sağlık politikaları ve kadınlara yönelik işlerde çok başarılılar. Sağlıkta, hastanelerde rehin kalma haberlerinin giderek azalması hatta ortadan kalkması gibi. Bunun faturası ağır ödendi, bu sene on sekiz milyar dolardan bahsediliyor ama sonuç olarak sağlık hizmetlerinde ciddi bir gelişme var. Bu özellikle kadınların AKP’ye oy vermesini sağlıyor. Başarılı olduğu diğer nokta kadınlara aylık yüz lira, iki yüz lira gibi yardımlar yapıyor ve bu paraları kadınlara veriyor. Benim gördüğüm kırsal kesimlerde, bu kadınlara aile içerisinde ciddi bir güç olma ve aile içerisinde dik durma imkânı sağlıyor. Kocasına karşı bağımlılığını azaltıyor ve aile içinde ezilen taraf olmaktan çıkartmaya başlıyor kadını ve benim gördüğüm AKP’yi ayakta tutan temel şey Anadolu’da kırsal kesimdeki kadın oyları.
- ” CHP, çok uygun bir şey yakaladı bu aile sigortası işiyle. Her aileye ayda 680 TL’lik gelir! Bu Türkiye’deki birçok kişi için çok ciddi bir para. Muhalefet, bunu sürekli tekrarlayıp da insanların kafasına yoksulluğu yenebilecek parti olarak geçmektense, parti içerisindeki çok sesten ötürü her gün saçma sapan bir takım başka laflar ediyor. “
Muhalefetin mevcut politikalarını nasıl buluyorsunuz? CHP’nin aile sigortası uygulaması mesela?
Muhalefet çok uygun bir şey yakaladı bu aile sigortası işiyle. Her aileye ayda 680 TL’lik gelir. Bu Türkiye’deki birçok kişi için çok ciddi bir para. Fakat muhalefet yakaladığı yerlerin üstüne gideceğine saçmalamakla meşgul. Yani tutturduğunuz ve AKP’yi çok rahatsız eden bir söylem var. Çok basit ve Hitler’den beri de çok net şekilde bilinen bir propaganda tekniği: Bir şeyi sürekli tekrarlayacaksınız. Muhalefet, bunu sürekli tekrarlayıp da insanların kafasına yoksulluğu yenebilecek parti olarak geçmektense, parti içerisindeki çok sesten ötürü her gün saçma sapan bir takım başka laflar ediyor. Şu anda vatandaşın önceliği ile Türkiye’deki bir takım gazetecilerin, entelektüellerin veya bir takım liberal görüntülü -ama aslında öyle olmayanların- beklentisi ile toplum beklentisi farklı. CHP bu liberal görüştekileri veya sözde bir takım entelektüelleri tatmin etmek için söylediği laflarla aslında halk üzerinde kendisine oy kazandırabilecek söylemlerinden uzaklaşıyor. CHP’nin sürekli olarak bu yoksullukla mücadele programını anlatması, bunun üzerine belki yeni bir şeyler koyması gerekiyor. Tansu Çiller belki iki anahtar söyledi ve başka hiçbir şey de söylemedi. Gerçi o iki anahtarı vermedi ama o iki anahtar Tansu Çiller’e seçim kazandırdı. Veyahut da DYP’ye o dönemde seçim kazandırdı. Yani bir şeyi sürekli söylemek lazım. CHP’nin iktidarla herhangi bir polemiğe girmeden kendi yapacağını sürekli tekrarlaması halinde oylarında ciddi artış olması muhtemel.
Peki, AKP’nin seçimlerde üst üste kazanmasını alternatif bir parti olmamasına bağlıyor musunuz?
Kesinlikle çünkü ilk ikisinde AKP büyük ihtimalle kazanacaktı zaten. Fakat bu üçüncü seçime giderken AKP’nin hala güçlü bir alternatifinin olmayışıetken.
AKP’nin sürekli kazanmasının da bir etkisi var mı burada?
Onun da muhakkak bir etkisi var. Bizim anketlerde çıkan sonuçta vatandaş şunu istiyor: Tek parti iktidarı. Çünkü bunun istikrar getirdiğine inanılıyor. Türkiye’nin tek parti iktidarı olmayan iktidarında da bugüne kadar geliştiğini kimse görmek istemiyor ama vatandaşın beklentisi tek parti iktidarı. AKP iktidarından başka hiçbir parti tek başına iktidar olacakmış hissi de uyandırmadığı için insanların bir kısmı da, “Aman ha düzen bozulmasın.” diye AKP’ye oy veriyorlar. Keza AKP iki seçim üst üste kazanmış ve bürokrasi içerisinde, devlet yönetimi içerisinde etkin konumların tamamını geleceğe yönelik olarak da yönlendirecek kadroları yerleştirmiş olmasından ötürü, insanlar işlerini devam ettirebilmek için bu düzenin bozulmaması amacıyla tekrar iktidarda AKP’nin kalmasından yana oy kullanıyorlar. Niye? Çünkü işte bürokratı tanıyor artık, sekiz-on senedir aynı bürokratla iş yapmış. Bu üst düzey de olabilir, alt düzey de olabilir. Memur olabilir, genel müdür olabilir ama sonuç olarak bir ortam oluşmuş vaziyette iş yapanlar, çalışanlar açısından. O ortamın bozulup sekiz senede, on senede oluşturdukları bağlantıların kaybolmasını istemiyor insanlar.
Sizin de içinde bulunduğunuz bir alan olarak medyanın seçimler üzerindeki etkisini nasıl görüyorsunuz?
Şimdi şu çok net: Medya hiç kimseyi iktidar yapamaz ama medya bir iktidarı düşürebilir. Biz, bugün sabahtan akşama kadar CHP seçimi kazansın diye bağırsak CHP seçimi kazanmayabilir ama biz bugün sabahtan akşama kadar AKP’nin yapmış olduğu yanlışları yazarsak o zaman AKP seçimleri büyük bir ihtimalle kaybeder. Zaten iktidar da bunun farkına vardığı için kendi medyasını oluşturma yönüne gitti. Geçmiş hükümetler medya patronları üzerinde bazen şikâyet yoluyla, bazen baskı yoluyla etkinlik sağlayarak bunu engellemeye çalıştılar ama çok başarılı olamadılar. AKP bunun dışında davrandı. AKP medya patronlarını etkilemektense doğrudan doğruya kendi medyasını oluşturma yolunda gitti ve işte Sabah Gazetesi’ne el koydu. Gazete doğrudan doğruya damadının başında olduğu bir gruba satıldı. Keza diğer birtakım gazeteler ya cemaat bağlantısı ya da patronlarının doğrudan bağlantısıyla tamamen iktidar hizmetinde gazeteler oldular. Ve bu gazeteler tarafsız görünen medyanın, tarafsız olmaya çalışan medyanın sanki kötü niyetlerle hükümet aleyhinde yazıyormuş gibi üzerine giderek baskı oluşturdular ki bu da temelsiz bir şey değil. Çünkü bu konuda sabıkası var Türk medyasının geçmişinde. Bir yandan da entelektüel terör estirerek bir yandan da medya terörü estirerek AKP’ye muhalefet edenlerin sanki başka bir amacı varmış hissi uyandırarak merkez medyanın da, tarafsız olmayı planlayan medyanın da AKP aleyhine yapacağı haberleri başkalaştırarak engellediler. Bu çok başarılı bir şey oldu. Sadece baskı yoluyla değil aynı zamanda entelektüel ya da medya terörü yoluyla da AKP aleyhine haber yapması muhtemel olan gazeteler veya gazeteciler de bir yandan sindirildi.
12 Haziran’a kısa bir süre kala seçimi kendi lehlerine çevirmek amacıyla partiler nasıl bir tutum sergilemeliler?
Burada en büyük sıkıntıda olan parti Milliyetçi Hareket Parti’si çünkü MHP yıllardan beri bütün politikalarını terör ve terörle mücadele üzerine kurduğu için ya da bir yandan etnik terör karşıtlığını kendine bir koz olarak kullandığı için etnik terörün bir anlamda gerilemiş olması ve Öcalan üzerinde kurulan hâkimiyet MHP’nin işini zorlaştırıyor. MHP’nin söylemi kalmıyor, yeni söylemler yaratması lazım.
- ” Medya hiç kimseyi iktidar yapamaz ama medya bir iktidarı düşürebilir. Biz, bugün sabahtan akşama kadar CHP seçimi kazansın diye bağırsak CHP seçimi kazanmayabilir ama biz bugün sabahtan akşama kadar AKP’nin yapmış olduğu yanlışları yazarsak o zaman AKP seçimleri büyük bir ihtimalle kaybeder. Zaten iktidar da bunun farkına vardığı için kendi medyasını oluşturma yönüne gitti. “
Peki, sizce MHP baraj altında kalır mı?
Büyük ihtimalle kalmaz ama iktidarın MHP’yi baraj altında bırakmak için çaba göstereceğini iki sene önce yazdım. Yani bütün politikalar bunun üzerine çünkü alacağı oya oranla en fazla milletvekili çıkarmasının koşulu MHP’nin baraj altında kalması.
Partiler arasındaki oy farkının çok olacağını düşünüyor musunuz? Mesela AKP ile CHP arasında veya bu partilerle MHP arasındaki?
Bugün anketlerde görünen kadar fazla olacağını düşünmüyorum. CHP’nin biraz daha yüksek, AKP’nin biraz daha düşük oy alacağı kanaatindeyim. Bu kanaate sahip olmamın sebebi de şu: Türk Halkı’nın bilinci. Türk Halkı seçimlerde hakikaten bilinçli hareket ediyor. Her ne kadar beğenmesek de, “Çoban oyuyla Aysun Kayacı’nın oyu bir mi?” diye söylesek de totalde baktığınız zaman Türk Halkı muhakkak bir denge kurabiliyor. Ama tabii seçimlere daha var. Bu zamanda Türkiye’de neler olacağını kimse bilemez. Başbakan’ın son anda yaratacağı bir gerilimin AKP’ye faydası olabilir veya tam tersine Başbakan’ın yaratacağı başka bir hava AKP’nin aleyhine olabilir. Terördeki bir artış MHP’nin oylarını yükseltebilir veyahut da CHP biraz kendini toparlarsa ve bu fakirlik karşı söylemini güçlendirirse oyları biraz daha fazla artabilir. Ama şurası kesin ki AKP bu seçimlerde birinci parti olarak çıkacak. Tek başına iktidar olmasına yetecek oyu alacak mı? Şu an için alacak gibi duruyor ama dediğim gibi üç ay uzun bir süre. Hele Türkiye için oldukça uzun bir süre. Yine de ben bu seçimdeki sonuçların geçen seçime oranla biraz daha dengeli olabileceğini düşünüyorum. AKP milletvekili sayısının biraz azalma ihtimalinin olduğunu düşünüyorum. Zaten AKP’de de %50 söyleminin parti açısından tehlikeli olduğu, hem halkın AKP’ye yönelimini olumsuz etkileyeceğini ve parti içerisinde bir rehavet yaratarak çalışmaya dayalı AKP çalışmasını biraz gölgeleyeceğini düşünüyorum. O yüzden de Başbakan tarafından bu % 50’i aşarız söylemi AKP’lilere yasaklanmış durumda.
Son olarak, size göre 12 Haziran seçimleri Türkiye’de ne gibi değişikliklere yol açacak? Sonuç hangi partinin lehine çıkarsa çıksın Türkiye bu durumdan nasıl etkilenir?
Bu seçim kritik bir seçim çünkü bu seçimden Adalet ve Kalkınma Partisi, Anayasa’yı tek başına değiştirebilecek bir çoğunlukla çıkarsa eğer Türkiye’de sistem değişikliği söz konusu olacak. Sistem değişikliğini negatif anlamda söylemiyorum ama o zaman Tayyip Erdoğan büyük ihtimalle başkanlık sistemi için bir anayasal değişikliğe gitmek isteyecek ve büyük ihtimalle 2014’te cumhurbaşkanı olmak için yeni bir yapılanma oluşturacak Türkiye’de. Tabii Türkiye’de her şey -özellikle AKP tarafından yapılan şeyler- apar topar ve danışılmadan, görüşülmeden yapıldığı için Türkiye’nin bu başkanlık seçimine geçmesi benim kanaatimce Türkiye’nin aleyhine olmamakla beraber, apar topar geçilip düşünülmeden yapılacak bir başkanlık sistemi de Türkiye’de çok ciddi sıkıntılara sebebiyet verebilir. Yani başkanlık sistemi dediğiniz zaman Türkiye’de altını çok iyi tamamlamak lazım. Başkanlık sistemi ile birlikte Türkiye’de eyalet sistemine mi geçilecek? Türkiye üniter yapıdan vazgeçecek mi? Hadi ondan vazgeçmedi diyelim acaba iki kademeli bir parlamento mu oluşacak? Bir senato, meclis gibi bir şey mi oluşacak? Çünkü başkanlık sisteminde “checks and balances” çok önemli. Demokraside zaten çok önemli ama başkanlık sistemine geçildiği zaman daha da önemli hale geliyor. Türkiye’de bugün demokrasinin en önemli eksiklerinden bir tanesi bu “checks and balances”ın yürümüyor olması. Özellikle adalet sisteminin de AKP tarafından tam bir kontrol altına alınmaya çalışılması ve büyük ölçüde de alınmasından ötürü bu “checks and balances” zaten yürümüyor. Bir de başkanlık sistemine geçildiği zaman eğer “checks and balances” yoksa o zaman Türkiye ciddi diktatörlük meselesiyle karşı karşıya kalır. Bu Tayyip Erdoğan’ın kişiliğiyle ilgili değil. Yarın öbür gün kim başkan olursa olsun Türkiye’nin ciddi sıkıntıları olur çünkü bunu yaşamış ülkeler var. Onun için de apar topar geçilen bir başkanlık sistemi Türkiye açısından kritiktir. O nedenle de Anayasa’yı tek başına değiştirecek çoğunluğa ulaşırsa Adalet ve Kalkınma Partisi, Türkiye’de sistem ve düzen değişikliği söz konusu olacaktır.

Farabi’nin el Medinetül Fazıla (Faziletli Devlet) adlı Ütopik eseridir. Birçok konu da Klasik Yunan düşüncesinden etkilenen ve onu mükemmel hale getirmeye çalışan Farabi bu konuda Klasik Yunan düşünürlerinin etkisi altındadır. Kitabında tıpkı Sokrates’in Devlet’inde olduğu gibi bir ada üzerinde kurulmuş ideal devlet düzeninden bahseder.
belki de ondan da ünlü veziri Nizamülmülk (devletin düzeni, düzenleyicisi)’ün meşhur eseri Siyasetname veya diğer adıyla Siyer’ül Mülk kadar önemli sayılmamış, tanınmamıştır. Öyle ki, Nizamülmülk’ten sonra yazılan bu ve benzeri eserler genel olarak Siyasetname olarak tanımlanmıştır. Sultan Melikşah’ın tavsiyesi üzerine kaleme aldığı eser toplamda 51 bölümden oluşur. Siyasetname batılı türevi olan il Principe’den çok daha kapsamlıdır.Hemen her bölümde kısa ve anlatılmak istenen olgunun genel çerçevesini belirleyen bir giriş paragrafı vardır.Bu paragrafın ardından düşünceleri destekleyen ilahi bir referans olarak adlandırabileceğimiz hadisler ve olayla bağlantılı başlangıç paragrafında belirtilen ana fikir üzerinde yoğunlaşan hikayeler verilir.Bu sebeple kitabın yaklaşık %75 i hikayeler üzerine kuruludur ki bu durum koskoca ve ağır bir kitabın kolayca okunmasını ve akılda kalmasını sağlar. Tüm bunların yanında Nizamülmük’ün bazı çarpıcı tespitlerinin bulunduğunu da belirtmekte yarar var. Mesela “İşlerinizde kadınlara meşveret ediniz. Onlar bir iş hakkında ‘böyle olmalı’ dedikleri zaman, doğru olması için aksini yapınız” veya “Her zaman kendi iradeleri ile hareket eden padişah ve erkekler kalplerindeki sırları kadınlara açmadan yaşayarak doğru yolu bulmuşlardır. İskender’in yaptığı gibi hayatlarını onların arzu ve emirlerine boyun eğmeden devam ettirmişlerdir.”. Her ne kadar tebessüme neden olan böyle tespitler barındırsa da bu alanda ciddi bir eser olarak saygıyı hak eder Nizamülmülk’ün Siyasetnamesi.
İbn-i Haldun yalnız siyaset bilimi ile değil genel olarak toplumbilimi üzerinde sırf doğunun değil dünyanın yetişmiş en büyük düşünürlerinden ve bilim adamlarından sayılmaktadır. Hatta öyle ki birçok ciddi siyaset bilimci Aristoteles’ten uzun yıllar sonra, siyaset biliminin ikinci öncüsü olarak İbn-i Haldun’u kabul etmiştir. ( Bkz. A.T. Kışlalı, Siyaset Bilimi, Syf.23,41)Batılı birçok kaynakta ise ibn-i Haldun ‘sosyolojinin kurucusu’ sayılmaktadır. Devlet ve iktidar kavramlarını bilimsel bir yaklaşımla incelemiştir ibn-i Haldun. Oysa aynı çağın Batılı Hıristiyan düşünürleri, olaya dinsel bir açıdan bakıyorlar ve açıklamaları tanrısal iradeye dayandırıyorlardı. İbn-i Haldun özellikle
Mukaddime adlı eserinde siyaset bilimi ile ilgili tespitleri ile dikkat çekmekte ve hatta Fransız düşünür Montesquieu’nun teorilerine temel oluşturmuştur. Örneğin iklimlerin insanların siyasi bilinç ve davranışlarını etkilediğini Aristoteles’den alıp geliştirmiştir. Dahası meşhur “Devlet bir insan gibi doğar, büyür, yaşlanır ve ölür.” teorisini ortaya atmıştır.
devlet yönetimi hakkında değil; şarap içme adabından, çocuk yetiştirmeye kadar 44 bölümden oluşan birçok konu da nasihatler verir. Zira tüm bu konular o dönemde saltanatın gerekliliği olarak görülürdü. Sultanların en büyük eğlenceleri olan İşret meclisleri (şiir okunan, müzik yapılan, içki içilip eğlenilen meclislerdir) hakkında Babür İmparatorluğunun kurucusu ve Babürname’nin yazarı Babür Şah’ın yorumu bunu destekler niteliktedir:” İşret saltanatın levazımındandır.”
terimlerini doğru anlamak için filolojik bir yaklaşıma ve ardından klasik dönem (Yeni Dünyanın keşfi ve Sanayi Devrimine kadar olan süreç) eserlerinde ideal siyaset ve siyasetçinin nasıl anlaşıldığına değineceğim.
Diğer yandan politika sözcüğünün kökeni hakkında hatalı yanları olmakla birlikte birkaç teori mevcuttur. “Politika, poli(çok) ve tika (yüz) sözcüklerinden oluşmuş Latince bir kelimedir. Dolayısıyla politika = çok yüzlülük demektir. ” yaklaşımı en sık görülen yanılgıdır. Bir diğer yaklaşımda da ‘tika’ yol anlamındadır (patika’da pa, ped Latincede ayak demek dolayısıyla tika da yol demek oluyormuş) dolayısıyla politika = çok yol, çoklu yol anlamı çıkarılır. Maalesef bu teoriler basit bir mantıkla yapılmış çözümlemelerdir. Birincisi politika sözcüğü Latince değil Grekçedir. Grekçede ”πολίτἰκοζ” (politikos) iken Latinceye “politikus” olarak geçer ve nihayetinde Fransızcaya “politique” olarak girer. Gelelim sözcüğün etimolojisine; öncelikle sık görülen yukarıda bahsettiğim iki çözümleme “kelebek kel- kökünden türer” demek kadar anlamsızdır. Politika sözcüğü Grekçedeki “polis-/polit-/poli-“ kökünden türemiştir. “polis-/polit-/poli-“ kökü şehir, devlet; yönetim metodu/yolu; vatandaşlık, hükümet gibi anlamlar taşımaktadır. “-ikos” ise hem ev hem de – ile ilgili, ilişkin anlamına gelir. Sonuç olarak politikos = yönetimle ilgili, yönetim yoluna ilişkin anlamlarını barındırır.